| Özel Battalgazi Bilim İlköğretim Okulu Çok Yönlü Eğitim Çok Boyutlu Gelişim |
| Roza Grafik Fotoğraf Çekimi, Grafik Tasarım, Baskı Katalog, broşür, afiş, log Promosyon, takvim, saat, ajanda, kalemlik Organizasyon , açılış, seslendirme, davetiye, süsleme Medya Takip, seslendirme, tv, radyoi gazete reklamları |
| Polat Kuyumcuuk Merkez tememmil pasajı soykan parkı karşısı no:3 A Malatya |
| DURMAK YOK, OKULA DEVAM Okul olmak için çıktığımız yolda bir EKOL olarak devam ediyoruz. Özel Battalgazi Bilim İlköğretim Okulu olarak “Durmak Yok, Okula Devam” parolası ile çok büyük hedefl er belirledik. Öncelikle ”durmak yok” dedik. Çünkü duranlar gerilerler. Duranları yürüyenler, yürüyenleri koşanlar hep geçmişlerdir. Bunun için biz Bilim Ailesi olarak “durmak yok” derken yönetimi, ortakları, velileri, çalışanları ve öğrencileri ile hedefe kilitlenmiş durumdayız. Herkes sorumluluğunun bilincinde ve işini iyi yapma gayreti içerisinde çalışmaktadır. Artık bir okuldan öte bir ekol olmanın sorumluluğunu da üzerimizde taşıyor, bize güvenerek, en kıymetli varlıkları olan çocuklarını emanet eden velilerimize layık olmak için ”okula devam” diyoruz. Bilim Ailesi her yıl biraz daha büyüyerek kabuğuna sığmaz olmuş, velilerimizin ve Malatya’nın teveccühü bizi daha büyük düşünmeye, yeni okullar, yeni mekanlar hazırlamaya, yeni ve daha büyük hedefl er belirlemeye mecbur bırakmıştır. Daha dördüncü yılımızda şükürler olsun ki “Teşekkürler Malatya, Kayıtlarımız Dolmuştur” demenin mutluluğunu yaşadık. “Okula devam” işte bu şevkle başladı. Şu anda her gün bir kardelen, bir fi dan gibi yukarı doğru fışkıran yeni binamız inşallah Malatya için bir şans, velilerimiz için yeni bir umut, öğrencilerimiz için de bir yuva olacaktır. Belki bu parola bizleri daha büyük hedefl ere götürecek, ufkumuzu açacak, Özel Anadolu, Özel Fen Lisesi derken hedefl erimiz daha da büyüyecek, aklımıza başka şeyler düşecek, yeni ufuklar açılacak, Özel Üniversite hayali başlayacaktır. Güzel dilimizde bir söz vardır: “Görebildiğin en uzak yere kadar ilerle; oraya varınca daha ilerileri de göreceksin” diye. İşte biz şu anda “durmak yok, okula devam” derken çocuklarımız için hedefl er belirliyoruz. Okula devam etsinler ki yeni ufuklara ulaşsınlar, daha ilerileri görsünler. Az ile yetinmeyeceğiz inşallah, “ileri, hep ileri” diyerek Bilim Ailesini heyecanlandıracağız. Başarılarımızla, hedefl erimizle, çalışmalarımızla onlara güven vereceğiz ve her fırsatta yükse sesle “okula devam” diyerek yeni hamleler yapacağız. Çocuklarımıza “bulduğunuz her boş kağıdı yazın, her dolu kağıdı da okuyun” diyoruz. Bu bir mesajdır. İlim öğrenmek, kaynaklardan faydalanmak, yazmak ve okumak için önemli bir uyarıdır. Özenle seçilmiş ve iyi yetişmiş kadromuzla, bilgi birikimimiz ve enerjimizle artık bu alanda biz de varız. Her türlü teknolojik donanımımız, misyon ve vizyonumuz, kadromuzla Malatya’nın emrine amadeyiz. Şunu iddia ile söylüyorum ki bu okuldan mezun olan her öğrenci, akademik başarısından daha önemli olan Türk Milleti’nin güzel hasletleriyle donatılmış, milli-manevi ve ahlaki değerlerine bağlı, Türk Milli Eğitimi’nin amaçları doğrultusunda yetişmiş, vatanını, milletini, devletini seven, ailesi, çevresi ve yaşadığı toplumla barışık, araştıran, sorgulayan, Atatürk’ün ifadesiyle “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür insanlar” olacaklardır. Ne mutlu Bilim’in sevgi dolu kollarında ve “Sevgi İklimi”nde büyüyen çocuklarımıza, ne mutlu onların öğretmenlerine ve velilerine! Vahap GÜLER Okul Müdürü |
| EDİTÖR’DEN İNSANA DAİR Sabah kalkınca dünyayı akşam bıraktığın gibi buluyorsan, akşama kadar bir şeyler yap da, bari sabah bulduğun gibi bırakma! Mademki geceleri kimse bir şeyini değiştirmiyor dünyanın; üzme kendini, bırak uyku, uyuyanın yanına kâr kalsın. Sen sabahtan akşama hiç olmazsa kendi dünyanı değiştirmeye bak! Gün gelir, gecesinde de söz sahibi olursun dünyanın; kalkınca sabahı da akşamdan farklı bulursun. İçinde fırtınalar kopuyorsa yapacağın iki şey var: ya bu fırtınanın önüne çıkan her şeyi yıkıp geçmesine izin vereceksin ya da inzivaya çekilip dinmesini bekleyeceksin. Eğer birinciyi seçeceksen dikkatli olmalısın! Sevdiklerine de zarar verme ihtimalin var. İçindeki fırtınanın sebebi sensen, mutlaka ikinci yolu tercih etmelisin! Çünkü senin sebep olduğun bir fırtına, önüne çıkanları yıkarak dinmez, seni yıkarak diner. Neyi niçin yaptığının farkına varmalısın! En son ne zaman çıplak ayakla toprağa bastığını hatırlamıyorsan, bunun eksikliğini de hissetmiyorsun demektir. Şehir hayatından dolayı topraktan uzak kalman normal görünse bile, bunun eksikliğini hissetmemen hiç de normal değil. Neden yaratıldığının farkında olmayabilirsin; ama “yaşayacağın son gün”ün ardından nereye gideceğini bilmemen için çevrende kimsenin ölmemesi gerekir. İnsan neden iyi adam olmadan iyi atlara binip gidemeyeceğini göz ardı ederek kendisine iyi bir at arar? İnsan neden kendisine sürekli “önce boyuna göre olanları yap!” denildiği halde, boyundan büyük işlere kalkışır. Üstelik bununla yetinmeyip, bir taraftan da boyuna göre iş yapanları, boylarından küçük işlere yönlendirir? İnsan neden birilerine çamur atarken kendisini sütten çıkmış ak kaşık görür? Bilmez mi ki çamur atan bir kaşığı kimse süte sokmaz. Berkant PERKTAŞ Okul Müdür Yardımcısı |
| ANNE – BABANIN AİLE İÇİNDE ÇOCUK YETİŞTİRME DAVRANIŞLARININ ÖNEMİ Aysun ÇAKAR Anasınıfı Öğretmeni Sevgili anne babalar; bu dergimizde sizlerle, aile içinde çocuk yetiştirme davranışlarını paylaşmak istiyorum. Aile içi iletişim, anne babanın çocuk yetiştirme davranışlarını da göz önünde bulundurmayı gerektirir. Bu nedenle dergimizde anne babanın çocuk yetiştirme davranışları üzerinde duracağım. Çocuğun yaşamını sağlıklı bir biçimde sürdürebilmesi ve dış dünyaya açılabilmesi için aileye gereksinimi vardır. Çocuk dış dünyaya açılmak için gereksinim duyduğu deneyimleri ve geliştirdiği niteliklerini aile içinde kazanırken, daha sonra ihtiyaç duyacağı, insan ilişkileri kurma ve sorunlarına çözüm bulma yollarının temellerini aile ortamında edinir. Bu nedenle doğumdan itibaren anne babaya oldukça fazla görev düşmektedir. Anne baba ve çocuk ilişkisi, ağırlıklı olarak anne babanın davranışlarına bağlıdır. Anne babaların, çocuklarına karşı tavırlarını etkileyen başlıca faktörler şöyle sıralanabilir; Anne Babanın zihinlerinde nasıl bir çocuk istedik leri ko- nusunda daha doğumdan önce hayali bir çocuk kavramı oluşur. Dünyaya gelen çocuk, anne ve babanın beklentilerine uygun davranmadığı taktirde duyulan duyulan hayal kırıklığı sonucu, anne ve babada reddetme tavrı gelişebilir. Toplumun kültürel değerleri, çocuklarını yetiştirme konusunda anne babanın tutumlarını etkiler. Başka insanların (komşuların, akrabaların hatta bazen sokaktaki diğer insanların) nasıl değerlendirecekleri düşüncesi ile anne baba çocuğuna karşı davranışlarını ayarlayabilir. Çocuklarının sayı, cinsiyet ve kişilik özelliklerinden memnun olan anne babalar, memnun olamayanlara oranla daha uygun tavırlara sahiptirler. Üslendikleri ebeveyn rolünden haz duyan ve görevlerini gereğince yaptıklarına inanan anne ve babaların çocuk yetiştirmeleri, çocuklarını nasıl yetiştireceklerini bilmeyen, güvensiz ve kendilerini yetersiz hisseden anne babalara oranla daha başarılı ve olumlu olur. Eşler arsındaki ilişkilerin niteliği, çocuklara karşı takınılan tavrı etkileyen bir başka faktördür. |
| ÇOCUK EĞİTİMİ Mİ, ANNE – BABA EĞİTİMİ Mİ? Aysun ÇAKAR Anasınıfı Öğretmeni Çocuğunuz öfkeyle karşınıza dikiliyor ve size meydan okuyor mu? Onun nereye gittiğini bilmiyor, meraktan çatlıyorsunuz ve gelince de size hiç bir şey söylemek istemiyor mu? Evde hiçbir şey yapmak zorunda olmadığını, doğmayı kendisinin istemediğinin ve bu sebepten sizin ona bakmakla yükümlü olduğunuzu söylüyor mu? İnanç ve değerleriniz çocuğunuzun inanç ve değerleriyle çatışıyor mu? İsteklerini yerine getiremediğinizden şikayet ediyor mu? Bu soruların hepsine “hayır” cevabı verecek anne – babaların sayısı çok azdır. Çünkü her çocuğun çeşitli istekleri olur, davranışla ilgili veya hissi problemleri bulunabilir. Mesela, arkadaşı veya kardeşiyle iyi geçinemez, sürekli yeni eşya veya giyim ister, okul ve ödevler sıkıcı gelir, sizin uygun görmediğiniz kişilerle arkadaşlık eder; hatta yatma kalkma saati, yemesi odasının düzenlenmesi, hafta sonu ve boş zamanını nasıl değerlendireceği konularında anne – babasıyla anlaşamaz. Bu tip problemler karşısında siz, ona emirler vererek yönlendirmeye mi çalışıyorsunuz? Uyarıp gözdağı mı veriyorsunuz? Yoksa nasihat edip, nutuk çekip, çözüm teklifl eri sunup, ahlak dersi mi veriyorsunuz? Yada yargılıyor, suçluyor, tenkit ediyor ve aynı düşüncede olmadığınızı mı söylüyorsunuz? Veya ad takarak, alay ederek utandırıyor musunuz? Yoksa aynı düşüncede olduğunuzu belirtmeyi, övmeyi her yaptığını desteklemeyi ve güven vermeye çalışmayı mı tercih ediyorsunuz? Veya onun davranış ve düşüncelerini analiz edip yüzüne karşı yorumlar mı yapıyorsunuz? Yada onu oyalıyor, konuyu saptırıyor, sorular sorarak anlatmak istediklerini mi sınırlıyorsunuz? Bu soruların en azından bazılarına “evet” demek ebeveynlere ters gelmez. Oysa bunlar anne – baba ile çocuk arasında iletişim kurulmasını engeller. Emir ve yönlendirme, çocuğa duygularının ve ihtiyaçlarının önemli olmadığını anlatır. O haliyle kabullenilmediğini iletir. Bu ise çocuğu kırar, kızdırır ve düşmanca hareketlere sebep olur. Yerli yersiz verilen ahlak dersi çocukta suçluluk duygusu uyanabilir. Hep nasihat etmek ve çözüm teklif etmek çocuk için, “anne – babam benim çözüm bulma kabiliyetimin olmadığını düşünüyor” anlamına gelir. Böylece çocuk düşünmeye değil, anne – babasına bağımlı kalmaya yönelir ve aşağılık duygusuna kapılabilir. Çocuklar nutuk dinlemeyi de, hatalarının yüzlerine vurulmasını da sevmezler. Bunlar ona, onu küçük gördüğümüz, yetersiz bulduğumuz düşüncesini verir. Yargılamak, eleştirmek, suçlamak, çocuklara kendisini yetersiz, aptal, değersiz hissettirir. Tenkit, çocuklara sevilmedikleri duygusunu uyandırır. Ad takmak, alay etmek, ve utandırmak, çocukların kişiliği üzerinde olumsuz etki yapar. Söylenenin tersini yapıp kendisini haklı çıkarmaya çalışabilir. Oyalamak ve konuyu saptırmak, onunla ilgilenmediğimiz, saygı duymadığımız yada reddettiğimiz zannını uyandırır. Aşırı iltifatta çocuklar üzerinde olumsuz tesire sahiptir. Sürekli övülen çocuklar övülmediklerinde bunu kabul edilmeme veya yargılanma olarak algılayabilirler. Etkin dinleme ve ben iletisi, anne – baba ve çocuk arasında iyi bir diyalog kurulmasını, tarafl arın birbirlerinin duygularını anlamasını sağlar; çocuğa doğruluk, cömertlik, yardımseverlik gibi değerleri kazandırır ve inançlarımızı kolaylıkla öğreteceğimiz bir ortam hazırlar. Ama en önemlisi, anne – babanın bir hayat boyu yaşayışıyla, davranışıyla çocuğa iyi bir model olmasıdır. Bunlar baskıyla değil, onlara uygun yaşayarak öğretilebilir. |
| DÜNYADAKİ AYNALAR GÜMÜŞLENMİŞ CAM PARÇALARI DEĞİL, ÇOCUKLARIMIZDIR Yeşim TUNÇ Anasınıfı Usta Öğreticisi Herkesin bildiği bir söz vardır; “Eğitim ailede başlar.” Her aile başarılı çocuklar yetiştirmek ister. Bunu gerçekleştirmek için çocuğa her türlü imkanı hazırlar. Ancak unutulmaması gereken bir konu vardır ki; o da çocuğun kimlik gelişimidir. Çocuğun içinde bulunduğu dönemi nasıl anlattığı çocuğun hayatta kazanacağı başarıları kadar önemlidir. “Dünyadaki aynalar gümüşlenmiş cam parçaları değil, çocuklarımızdır. Çünkü aynalar sizi yansıtır.” Çocuk gerçektende aileyi yansıtır. Ailedeki bireylerin kişilik yapısı çocuğun kişilik yapısını şekillendirir. Ailenin çocuğa verdiği eğitimle çocuğun kişilik yapısı şekillenecekse,aile çocuğa nasıl bir eğitim vermeli? Öncelikle her aile çocuklarını ayrı bir birey olarak görüp kişiliklerine, bağımsızlıklarına saygı duymalıdır. Bunu gerçekleştirmek için en etkili yol çocuğumuzla iyi bir iletişim kurmaktır. Her şeyden önce, etkin dinlenmenin bilinmesi gerekmektedir. Batılı Psikolog Puplisus Syrus: “ Çocuğa servet bırakmak isteyen anne baba, ona iyi dinlenmeyi öğretmelidir.” Diyor. Etkin dinlenme için kişinin söylediklerinin gerçek anlamının kavranması gerekir. Duyulduğunu ve anlaşıldığını bilmek çok güzel bir duygudur. Çocuklar sevgiye tepki verir. Çocuğunuzun söylediklerini duymak istemelisiniz. Çocuğunuzun duyguları, sizinkinden ne kadar farklı olursa olsun, onun duygularını kabul etmelisiniz. Duygularının sürekli değil, geçici olduğuna inanmalısınız. Çocuğunuzun ayrı ve farklı bir birey olduğunu kabul etmelisiniz. Çocuğunuzun sorunları olduğunda yanında olmalı ve sorunlarını kendisi çözmesi için onu yalnızca cesaretlendirmelisiniz. ÇOCUĞUNUZLA İLETİŞİMİNİZDE ENGELLER NELERDİR: Acaba hanginizin gören bir gözle duyan bir kulağa ihtiyacı yok? Dr. Pire’nin: “İnsanların çoğu duvar, çok azıda aralarında köprü kurarlar.” Sözü, günümüzün yoğun temposuna kendini kaptıran insanların (yani bizlerin) arka plana ittiği çok önemli bir gerçeği vurguluyor. Özellikle çocuklarımızla aramızda olması gereken yakınlaşma ve iletişimin önemini vurguluyor. Unutmayalım; Olumlu ilgi çocuğumuzu mutlu eder, kendine olan güvenini artırır. Övme , teşekkür etme, iftihar ve hayranlık gibi olumlu ilgi gösterme şekilleri kişinin moralini yükseltir. Olumsuz ilgi ise; çocuğu üzer yenik düşürür. Eleştiri ve gülünç bulma, hayal kırıklığı, güvensizlik kişiyi üzer ve yıpratır. |
| OKUL ÖNCESİ ÇOCUKLARIN NORMAL BESLENME DAVRANIŞLARI Aysun ÇAKAR Anasınıfı Öğretmeni Bu çağdaki çocukların bazı yiyecekleri sevmeleri yada sevmemeleri günden güne değişebilir. Çocuk haşlanmış yumurtayı bir gün çok severek yerken, altı ay boyunca yemeyi reddedebilir. İştah düzensizdir ve bu önceden belirlenen bir durum değildir. Akşam yemeği bütün ailenin bir araya geldiği öğün olmasına rağmen çocuk için en az tüketilen öğündür. Çocuklar genelde iki öğün yemek yiyebilir ve akşam yemeğinden önce enerji ve besin öğesi gereksinimlerini aralarda yedikleri abur cubur yiyeceklerden karşılayabilirler. Normal büyüme eğrisi gösteren çocuklarda 15 – 18. aylar arasında iştah en düşük düzeydedir. 1 – 5 yaş arası çocuklar aileye, çevreye duyduğu tepkiyi yemek yemekle dile getirmektedir. Ancak çocuk normal büyüme ve gelişme gösteriyorsa, çocuğun beslenme alışkanlıkları sorun yaratmıyorsa, çocuk gereksinimi kadar yiyorsa zaman zaman öğün atlaması çok sorun yaratmaz. Hatta bu tür düzensizlikler birkaç gün sürse de çocukta önemli bir sağlık sorununa neden olmaz. Unutmayalım ki; çocuklar yetişkinler kadar yemek yiyemezler. Porsiyon ölçüleri çocukların yiyebileceği kadar olmalıdır. Seviyor diye aynı yemeği sık sık pişirmek, o besine karşı isteksizlik oluşturabilir. Besinleri kendilerine özgü tatlarına göre sunmak gerekir, yiyecekleri karıştırmaktan hoşlanmazlar. Bu çağda çocuk besin seçicisidir, her besini iştahla yemez. Üç – beş yaş arası çocukların % 60’ının üçten fazla öğün tükettikleri, altı yaşındaki çocukların % 50’sinin günde beş öğün yemek yedikleri, dört öğünden az yiyecek tüketen çocukların enerji, kalsiyum, kalsiyum, protein, C vitamini ve demiri yetersiz aldıkları bildirilmektedir. Bu bilgiler ışığında okul öncesi çağı çocukların günde 5 – 6 öğün yemek tüketmeleri gerektiği öne sürülmektedir. |
| Maviden Turuncuya… Saadet ÇELİK Sınıf Öğretmeni Hayat, nasiplerden doğan tercihlerin kullanılışıdır. Tercihler de, hayatın kullanılış biçimidir. Bizler, öğretmen olarak insana hizmet etmeyi seçtik. Görevimiz zor; ama onurlu bir sorumluluktur. İnsan terbiyesi için yapılan ilahi çağrıların safındayız. Bulunduğumuz saf; hikmetin ilimden, ilmin de teknikten üstün olduğuna inanan saf olmalıdır. Her meslek gibi öğretmenlik de belli bir anlayış, uygulayış ve sorgulayış süreçlerini gerektirir. Hikmetin sonsuz sırlarına, ilmin kusursuz muhteşemliğine, bahşedilen aklın geliştirdiği tekniğin gücüne önce bizler inanmalıyız. Ana kucağından kopup gelen emanetlerle geçen her gün ömürle eştir. Gün, bir parıltıyla başlar. Öyle bir pırıltıdır ki bu gözlerimiz kamaşır. Aydınlığa rağmen göremeyiz. Bakmasını bilemeyiz belki de… Hiç bir şey net değildir. Aslında çok iyi bildiğimiz olguları seçemeyiz. Hizmette başlangıçtayız…Bu an kısadır. Yeniden görmeye hazırlıktır.Gün, maviye döndüğünde belirsizlik biter. Artık her şey açık ve nettir. Baktığımız her şeyi görebiliriz. Verilmiş görevler, emeğe dönüşür.Hizmette uygulayıştayız…Mavi günle beraber, hareketlenir dünya. Yalnız değiliz. Nefes verir, yerle gök arasına; rızkın sunuluşunda vesiledir; bizim için adanmış, biz dışındaki, ömürleri bu dünya ile sınırlı olan canlılar… Gün, ömrün özetidir. Her iki zamanda başlar, yaşanır ve biter. Bizlere emanet edilenlerle, aramızda hatıralar ve dualar med-cezir… Rabbim, hepimize zahmet, emek ve sabırla geçireceğimiz mavi günün ardından gelecek olan turuncu vaktin huzur ve güzelliğine gönül rahatlığıyla yaşayabilmeyi; turuncu vakitten sonraki kaçınılmaz karanlık geldiğinde de taşıdığımız vebalin hesabını verebilmeyi nasip etsin… Kendimizi sorgulayıştayız… |
| BİZİ İZLEMEYE DEVAM EDİN! BİL-KO A.Ş. 2004 yılında kurulmuş ve gayesini başta Malatya olmak üzere tüm Türkiye’de eğitimde kalite anlayışına yeni standartlar getirerek maksimum başarıyı yakalamak olarak belirlemiştir. BİL-KO A.Ş. kuruluş aşamasında “Zoru Başarırız; İmkânsız Biraz Vakit Alır” felsefesini benimsemiş ve şirketin tüm ortakları bu mantık çerçevesinde üzerlerine düşen sorumlulukları eksiksiz yerine getirmişlerdir. Şirketin ilk göz ağrısı olan Bilim Koleji, üçüncü yılında %98 başarıyı yakalamış, okula halkımızın teveccühü fevkalede yoğun olmuş ve şirket yönetimi artık ikinci adımın atılması gerektiği kararını alarak yeni hedefl ere koşma yolunda Mişmiş Park yanında göle nazır bir arazi satın almıştır. Yeni okul projesi okul arazisinin en verimli şekilde kullanımı ve özellikle gelişen teknolojilerin eğitimde nerede ve nasıl kullanıldığı araştırılarak hazırlanmış, 15 Ekim 2007 günü temel kazı çalışmaları başlatılmış ve 30 Ekim 2007 tarihinde okul temeline ilk harç dökülmüştür. İnşaat hızla devam etmektedir. Temeli atılan okulun (ilköğretim ve lise) 2008 – 2009 eğitim öğretim yılı içerisinde faaliyete geçirilmesi hedefl enmektedir. BİL-KO A.Ş. geleceğimizin teminatı olan çocuklarımıza yönelik yatırım yapmayı sürdürecektir. Bilginin en büyük güç haline geldiği günümüz dünyasında ülkemizi hak ettiği yere ancak, iyi yetişmiş, ahlaken gelişmiş ve insanı insan yapan değerleri özümsemiş bir nesil taşıyacaktır. BİL-KO A.Ş. bu neslin yetişmesine her zamanki gibi katkı sağlamaya devam edecektir. BİL-KO A.Ş. Yönetim Kurulu Bir taş daha ekliyoruz. |
| O DA BİR ZAMANLAR ÖĞRENCİYDİ Şairin Genç Bir Adam Olarak Portresi Mehmet Akif ERSOY Rıfat BAYRAM Sınıf Öğretmeni Mehmed Akif, 1873 yılında İstanbul’da, sade ve geleneksel bir hayatın yaşandığı Fatih’in Sarıgüzel semtinin Nasuh mahallesinde 12 numaralı evde (Büyük bir yangında harap olan bu semtin ortasından bugün Vatan Caddesi geçmektedir) dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet Ragif’tir. Ragif, ebced hesabıyla hicri 1290 rakamına karşılık gelmektedir ve bu rakam Akif’in doğum tarihidir. Babası Fatih Medresesi müderris ve mücizlerinden (icazet veren) İpek’li Temiz lakabıyla anılan Tahir Efendi’dir. Annesi ise Buharalı Mehmed Efendi’nin kızı H. Emine Şerife hanımdır. Babası Rumelili (Arnavut) annesi ise Buhara’dan hacca giderken Amasya’da vefat eden Buharalı Şirvani Rüştü Efendi’nin kızıdır. Tahir efendi, ilk kocası vefat eden Emine Şerife Hanım’ın ikinci eşidir. Akif’in ailesi sade ve orta halli ama bir inanç ikliminin bütün olgunluğu ve güzelliği ile yaşadığı bir aile idi. Akif babasını,“Beyaz sarıklı, temiz, yaşça ellibeş ancakVücudu zinde fakat saç sakal ziyadece ak.”diye tasvir eder.Hoca Tahir Efendi erkenden kalkar, çocuklarını (Akif ve kızkardeşi Nuriye) kendi eliyle yıkar, kızının saçlarını tarar, pişirdiği salepleri içirerek onları mekteplerine gönderirdi... Çocuklarını bir kere bile dövmemişti. (Kuntay, s.157) Akif, Annesini ise şöyle anlatır: “Annem çok âbid (ibadetine düşkün) bir hanımdı. Babam da öyle. Her ikisinin de dinî selabetleri vardı. İbadetin verdiği zevkleri heyecanla tadmışlardı.” Ünlü düşünür ve şair Sezai Karakoç, Akif’in ailesi ve kökeni ile ilgili şu nefi s yorumu ile yapar: “Baba soyu Rumelili, ana soyu Buharalı, doğuş yeri Fatih:Yani tam bir Doğu İslâmlığının, Batı İslâmlığının ve Merkez İslamlığının bir sentezi bir çocuk” Anne çizgisi, duyarlığı, sağduyuyu, kendini bir ülküye adayışı, şairliği getirecek; baba çizgisi, ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşmada daha da çelikleşen bir savaş adamını, gözüpekliği, korkmazlığı, ürkmezliği, umutsuzluğa sürekli olarak düşülmemeyi getirecektir. getirecektir. Doğuş yeri ise, ümüslü ve verimli bir topraktır ki, tabiatta nice saçılıp da kaybolan iyi tohumların bir gramını bile ihmal etmez, değerlendirir, yemişlendirir.” Akif’in doğduğu Fatih semtini Sezai Karakoç şöyle tasvir ediyor” “Fatih semti, İstanbul’un içinde ikinci bir İstanbul’dur. Yüzdeyüz Fatih şehridir. Fatih camii, İslâm-Türk kültürünün bu ölmez abidesinin çevresinde halka halka fatih medreseleri ve semti, en saf müslüman Türk heyacanının ördüğü bir toplumdur.” Akif, İstanbul’un bu en Türk, en yerli ve en yoksul mahallelerinden birin de doğdu ve yaşadı. Hayatı burada tanıdı ve keşfetti, toplumsal dokuyu burada ve onun bir parçası olarak tanıdı. Bir inanç ikliminin güzelliği ile birlikte toplumun yazılı olmayan mutabakatlarını, modern hayatın yerli ve geleneksel olana nasıl nüfuz ettiğini, hangi çelişkilere, trajedilere yol açtığını, neleri çürüttüğünü, nelerin eskidiğini ve nelerin yenilenmesi gerektiğini bu mahalle hayatında gözlemledi. Yenilenmekle, yerli kalmak, kendi olmak arasındaki tercihlerinin ilk çizgilerini burada idrak etti.Ve Akif burada bir şey daha öğrendi. Her türlü kirlenmeye açık bir yoksulluğun, sade ve onurlu bir hayata nasıl dönüştürülebileceğini. Erdemli yoksulluk helal kazanç ve emek demektir, fedekarlık demektir, dayanışma demektir, karşılıksız sevmek demektir, hırs ve rekabeti ayaklar altına almak demektir. Erdemli yoksulluuğun tek sigortası vardır. Çalışmak, ölene kadar çalışmak, onurunu kaybetmeden çalışmak. Akif bu mahallede bu inaç ve gelenek ikliminin ortasında mahalle hayatını bütün renk ve çizgileriyle yaşadı.Babası O’nu sekiz yaşından itibaren Fatih camiine götürdü. Bunu bir şiirinde şöyle anlatır.Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: “Bu gece,Sizinle camîe gitsek çocuklar erkence.Giderseniz gelin amma namazda uslu durun;Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!”Deyip alırdı beraber benimle kardeşimiNamaza durdu mu, naliyle koyverir peşimiDalar giderdi, ben atık kalınca âzadeNe âşıkane koşardım hasırlar üstünde.”Cami, masal, oyun ve yaramazlık. Cami içinde baba ve çocuklar. Camii içinde inanç ve coşku. Camii içinde ciddiyet ve oyun. Cami içinde inanç ve |
| çocuksuluğun sınırsızlığı. Cami içinde yetişkin ve çocuk samimiliği. Ve cami ile içiçe bir ev. Camii ile içiçe bir mahalle hayatı. Camii ile içiçe düşünce, duyarlık ve yaşama iklimi. İşte yetişkin Akif’in portresinin temel çizgilerini belirginleştiren çocuk Akif’in dünyası ya da Âkif’in içinde kendini bulduğu dünya... Ve Akif’in mizacı.. ele avuca sığmayan bir çocuk. Çalışkan ama haşarı. Okuldan döner dönmez sokağa fırlayan, ağaçlara tırmanan, kabına sımayan bir mizaç. Masal dinlemeden uyumayan bir ruh. Uyuması için kendisine masal anlatırken anlatırken uyuyakalan Saime Hanım’ın eline mangalda kızdırdığı cevizi bırakarak yakan bir yarım kalmışlığı kabullenememezlik. Akif böyle bir ortam içinde o günün geleneğine uyularak 4.5 yaşlarında iken Emir Buhari Mahalle Mektebine başladı. Yaklaşık iki sene sonra Fatih İptidaisi’ne (ilkokul) girdi. Üç yıllık bu okulu bitirdikten sonra girdiği Fatih Merkez Rüştiyesi’ni (ortaokulunu) 1895 yılında bitirdi. Bu mezunuyet aile içinde görüş ayrılığına yol açtı. Emine Şerife Hanım, Hocazade’sinin (Annesi Âkif’e Hocazadem diye hitabederdi) sarıklı olmasını, medresede tahsiline devam etmesini istiyordu. Babası Tahir Efendi ise medresede okuyacağı şeyleri, oğluna kendisinin de öğretebileceğini ileri sürüyor, yeni açılan ve revaçta olan mekteplerden birine gitmesini istiyordu. Akif’in anne ve babası arasındaki bu görüş ayrılığı Dönemin toplumsal tercihlerindeki farklılaşmayı da ortaya koyuyordu. Bir tarafta geleneğin bütün çizgileriyle yaşadığı Fatih’te, evladını bir inanç ve ilim adamının saygınlığı içinde görmek isteyen anne diğer yanda değişen dünyanın gereklerini farkeden kendisi de bir inanç ve ilim adamı olan baba. Ne inanç ihmal edilebilirdi ne yeni gelen ve kendi şartlarını dayatan dünya. Bu açıdan bakıldığında Akif annesiyle babasının özlemini kendi şahsında bütünlemiş ve uygun bir senteze kavuşturmuş gibidir. Sonunda Tahir Efendi’nin dediği olur. Ancak Tahir Efendi mektep ve meslek tercihini oğluna bırakır. Akif dönemin en gözde okullarından biri olan Mülkiye’yi tercih ettiği için ve babasıyla birlikte kaydını yaptırır. Kayıt tamamlandıktan sonra kâtip kayıt harcı ister, Tahir efendi, Âkif’i bir köşeye çeker, kesesini çıkarır ama istenen miktarda para yoktur. Tahir efendi rehin bırakmak üzere gümüş saatini çıkarınca kâtip almaz ve kayıt harcını ertesi gün getirebileceklerini söyler. İlk gençlik yılları da çocukluğu gibi. Taşkın, ele avuca sığmaz, güçlü, sıhhatli ve enerjik. Pehlivanlarla güreşen, boğazda karşıdan karşıyla yüzen, taş yarıştıran bir ilk gençlik. Ama hep çalışkan, hep erdemli. Mülkiye’nin İ’dâdî bölümünde üç sene okuduktan sonra şehadet-nâme (diploma) aldı ve yüksek kısmına kaydoldu. Bir sene süre sonra (H.1305/1887-88) babası vefat etti. Aynı yıl evleri yanınca Mülkiye’ye nehari (gündüzlü öğrenci) olarak devam etmesi imkansız hale geldi. Mezunlarına hemen iş verileceği için o yıl açılan ve ilk sivil veteriner yüksek okulu olan Mülkiye’nin Baytar Mektebi’ne (Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebi) leyl-i (yatılı) öğrenci olarak geçti. Âkif bu okulda kendisini derinden etkileyecek bir öğretmenle karşılaştı. İnançlı bir Türk Hekimi olan, Türkiye’ye mikrop bilimini getiren Rifat Hüsamettin Hoca. Pasteur’un öğrencisi olan bu öğretmeninden Pasteur sevgisini aldı. Mithat Cemal, Akif’in Pasteur’ün fotoğrafına bakıp hayranlıkla “Bu ne ilâhi yüzdür” dediğini, fotoğrafı öptüğünü ve ardından “Mu’tekid de! (İnançlı) eklediğini kaydeder. Çoğu kendisi gibi babasız ve yoksul öğrencilerden oluşan bu okul Âkif’e sağlam ve bir ömür boyu sürecek dostluklar kazandırdı. Yine bu okul, Akif’in sağlam bir dini bilgi ve sarsılmaz bir imanla, müspet bilimin harika bir uyumunu sağlayan zihni yapısını oluşturur. Akif bu dönemde de Kıyıcı Osman Pehlivandan güreş öğrenir, Çatalca köylerinde yağlı güreş tutar, taş yarıştırır, yüzer ve çok sevdiği mektebin “Doru” isimli atına binerek, uzun yürüyüşlere çıkar. Şiire ilgisi de bu yıllarda başlar. Ruhun şâd olsun, İstiklal Şairimiz! |
| EUROPEAN MALATYA THE 2001 “CITY TOWARDS EUROPEAN UNION COMPLIANCE AWARD” GIVEN TO THE MALATYA MUNICIPALITY IS NOT SURPRISING AT ALL WHEN THE ECONOMIC AND SOCIAL DEVELOPMENTS OF THE PAST 20 YEARS IN THE CITY ARE VIEWED. THE CITY THAT HAS BESTOWED TWO PRESIDENTS TO TURKEY’S HISTORY IS NOW CHARACTERIZED AS THE MOST DEVELOPED CITY OF EASTERN ANATOLIA. Mert SATILMIŞ İngilizce Öğretmeni In 2001, the Malatya Municipality won the “City Towards European Union Compliance Award” in a competition organized by tommission Regional Environmental Center where a total of 122 cities from Central and Eastern Europe applied. As a result of reports and examinations presented to the European Union Regional Environmental Center on topics like environmental health, hygiene, regulation of solid and liquid wastes, quality of drinking water, encouragement and supervision of environment-friendly fuels, information and education, the Malatya Municipality was found worthy of this award. Having always been characterized as a strategic passage way throughout history, Malatya thus represents an important transition in the EU-Turkey relations, even if symbolically. Top of the lot with its highways Malatya’s history can be traced to the Paleolithic Age. It has always preserved its strategic importance due to its location at the intersection of trade routes from Central Asia and the Middle East-Mesopotamia, which affords a passage to the West. Also lying under a southward branch of the Historical Silk Road, the city for this reason was a strategic point for its rulers, the Assyrian, Urartu, Persian, Byzantine, Arabic, Seljuk and Ottoman Empires. Malatya went under Ottoman dominance during the Egypt Campaign of Sultan Yavuz Selim (1517). It was initially a district under the province of Maraş and then Harput. One of the rare places not occupied by foreign states during World War I, it became a city with the declaration of the Republic. To this day it has maintained its feature of being a passage point where roads from Eastern Anatolia to West-South direction intersect. This location brought it the title of “the city with the most developed highways” in Turkey. The city has a 1044 km web of highways and 6499 km of village roads. The Erhaç Military Airport, also doing civil transportation in addition to the 237 km railway web not enjoyed by any other city, strengthens Malatya’s passageway identity. Malatya bestowed to the political history of Turkey, two presidents who epitomized historical periods of transition. The fi rst, was the commander of the İnönü Battles, the second President of the Turkish Republic, İsmet İnönü and the Prime Minister and 8th President who left his mark on Turkey’s post 80s, the pioneer of liberalization policies, Turgut Özal. But neither politics nor strategic location… Malatya’s reputation, more than anything else, hinges on its apricots. This reputation has extended so far beyond the borders of Turkey that Malatya accounts for 10- 15% of the world production of fresh apricots and 65- 80% of the world production of dried apricots. Hence, nobody returns from Malatya without buying apricots. Apricots make up the subsistence of 60% of the city’s population; 95% of the output is exported primarily to the US and European countries. Malatya received $111 million of income from apricots in 2000. Since agriculture brings export revenue, Malatya has an economy based on agriculture. 64% of the working population is employed in the agricultural sector and the moderation of the climate with the dams built in recent years and the increase of the irrigable land made agriculture more effi cient. Now all kinds of agricultural products can grow in Malatya, except citrus varieties. Among the city’s other important agricultural products are grains, sugar cane, tobacco, fresh vegetables and fruits. According to the data of 1999, 160,000 tons of output was produced from sugar cane and 2841 tons from |
| tobacco. However, rises in the agricultural input costs in recent years have lead producers to give up fi eld agriculture and tend towards apricot production. Against this level of development in agriculture, Malatya entered the Republican era with a small scale and stale economy making its fi rst steps in industrialization with the 1933 Tobacco Factory and a Cloth Factory connected to Sümerbank. In 1968 when it was included within the group of priority cities for development, it landed on a vibrant period, the fruits of which it would collect in the ‘70s. In the ‘70s, many enterprises were founded especially in relation to the food industry, followed by the weaving industry. But at the root of Malatya’s current conditions is neither KİTs (public economic enterprises) nor its becoming a priority city for development. The economic development of Malatya actually took off after the January 24, 1980 Stability Decisions. Parallel to the industrialization process launched all over Turkey, the 1st Organized Industrial Region was a major step in the industrialization of the city. This industrial region stretched to 300 hectares of area, with 128 facilities, employing 3,500 workers and sparked off a rapid process of industrialization within the city. In Malatya out of 136 middle and large-scale industrial facilities employing 10 or more workers, 101 are in the Organized Industrial Region. The fi eld work of the 2nd Organized Industrial Region which will further fuel the pace of industrialization in the city has been completed and infrastructure work is going on. The recent investments by the textile sector’s private entrepreneurs to Eastern and Southeastern Anatolia also invigorate the economy of Malatya. It has even become a textile production center of the region. In the city’s adoption of such a role, the Sümerbank Cloth Factory’s establishment of experience and infrastructure for investments was infl uential because many private investors made investments from the 1970s onwards by taking Sümerbank as an example. Thus were found the factories, İPAŞ Thread Factory (1972), ANATEKS Anatolian Textile Factory (1984), KALETAŞ Thread Factory (1985), GÜNTAŞ Gündüzbey Textile Factory that are now major companies of the textile sector in the city. Today in Malatya all types of cotton can be processed, all kinds of thread are made and varieties of weaving such as combed cotton, canvas, awning, upholstery and indigo can be woven. Model Turkey As it is situated at the intersection points of Eastern, Southeastern, Southern and Central Anatolian regions, the social structure of Malatya displays diversity and richness. In fact, Malatya is like a small model of Turkey in this respect. The city with a 12,313 km_ surface area and a population of 853,658 is the 14th largest city of Turkey. 50% of the population resides in the city and 41% live in villages. The average age is 25. The population of the city rose most between the years 1955-1960. Mechanization in agriculture created an excess labor force in villages because of which immigration to the city speeded up. When the Karakaya Dam went into operation in 1986, numerous people whose villages were left under water migrated to the city. In addition, after 1994, with terror and economic troubles, there was intense migration from Southeastern Anatolia to Malatya. IDENTITY CARD Surface Area: 12.313 km2 Population: 853.658 (2000) Population growth rate: % 19 (2000) Income Per capita: $1863 (2000) Number of districts: 13 Literacy Rate: % 97 Urbanization Rate: % 59 |
| TÜRKÇESİZLİĞİMİZ KÜBRA BATTAL Türkçe Öğretmeni Her dil ve edebiyat çeşitli sebeplerle başka dillerden etkilenir ve bu dillerden aldığı sözcükleri kendi bünyesinde barındırır. Diller arası etkileşimin ortaya çıkmasının nedenleri oldukça fazladır; ancak Türk dilinin tarihsel gelişimini incelediğimizde yeni bir dinin kabulünün, bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya göçün, ticaretin vb. unsurların bu etkileşimin sebebi olduğunu görürüz. İslam dininin kabulünden cumhuriyete kadar olan süreçte, Türk diline Arap ve Fars dillerinden çeşitli sözcükler alınmıştır. Bu duruma sebep olarak İslam dini ve İslam dininin beraberinde getirdiği hukuk, tasavvuf ve ahlak sistemleri gösterilmiştir; çünkü bu sistemlerden çeşitli kavramlar ve kelimeler dilimize geçmiştir. Zamanla bu sistemlerin dışından da sözcükler Türk dilini istila etmiştir. Bu durumun oluşmasında, o dönemki Türk aydınlarının Dil bilincinden mahrum olmasının payı oldukça büyüktür. Araplar ve Farslar kendi dillerini öne çıkarmayı başarırken, Türk aydınları kendi öz dillerine gereken ihtimamı göstermeyip, Türk dilini Arapça ve Farsça sözcüklere boğmuşlardır. Batılılaşma süreci ile birlikte Türk dili bir de Fransız dilinin etkisi altına girmiştir. Günümüzde Arap ve Fars dillerinin Türk dili üzerinde bir etkisi söz konusu değildir; ancak Türkçemiz, İngiliz dilinden sirayet eden sözcüklerle dolup taşmaktadır. Şimdilerde Türkçe konuşan ve yazanların sayısı oldukça azalmıştır. Gazete ve dergi yazıları adeta anlamını bilmediğimiz ya da anlamak için Tükçe’nin yeterli olmadığı ve ikinci bir dile ihtiyaç duyduğumuz batı kökenli sözcükler cümbüşüne dönüşmüştür. Sokağa çıktığımızda kendimizi Avrupaî bir mahallede sanmamamız imkansız. Mağaza adları, afi şler, reklam panoları kısacası her yer İngilizce kelimelerle donatılmış durumda. Daha da şaşırtıcı olan İngilizce ve Türkçe kelimelerin birlikte kullanılması ve her iki dilin kurallarına da uyulmamasıdır. Türk dilini böylesine istilalara uğratanların en önemli gerekçesi ise daha çok ilgi çekmektir; ancak ilgi, yaratıcı fi kirlerin arkasında gizlidir, yabancı sözcüklerin arkasında değil. Bu noktada bir dönem Türk aydınlarının uğradığı, dil bilinci kaybına bazılarımız da dâhil oluyoruz. Teknolojinin ve bilgi alışverişinin bu kadar ilerlediği bir çağda, dillerin kapılarını birbirlerine kapatmaları asla düşünülemez. Her dil, başka dillerden sözcükler alabilir ve aldığı bu sözcükleri kendi mimarisinde yeniden şekillendirerek bir terkibe ulaşabilir; fakat bizde terkibe ulaşmak yok, sadece sözcüğü olduğu gibi almak var. Hâl böyle olunca Türkçe konuşup anlaşamıyoruz ve aramızdaki dil birliği de ortadan kalkıyor. Artık Türkçesizliğimize son verip dilimize el birliği ile çıkalım ki Türk dilini korumak, varlığını sürdürmeye çalışmak sadece Türk diline gönül verenlerin değil, her Türk vatandaşının boynunun borcu olsun! |
| MÜZİĞİN ÇOKLU ZEKAYA ETKİLERİ Mehmet ASLAN Müzik Öğretmeni Çoklu zeka kuramını geliştiren Howard Gardner, zekayı ”bir veya daha fazla kültürel yapıda değeri olan bir ürüne şekil verme ya da problemleri çözme yeteneği” olarak tanımlamıştır (Gardner,1993). Gardner, müziğin eğitimde önemli ve gerekli bir rolü olduğunu, geliştirdiği çoklu zeka teorisinde belirtir. 1997’de yayınlanan “The Musical Mind” başlıklı makalesinde müziğin diğer zeka alanlarından özel bir zeka alanı olduğunu, diğerlerine göre daha duygusal ve kültürel ağırlık taşıdığını, bazı insanlara yollarını organize etmede, düşünmede ve çalışmalarında yardım ettiğini ve daha da önemlisi diğer zeka alanlarını da geliştirdiğini belirtmiştir. Müzik Eğitiminin Sözel-Dilsel Zeka Alanına Etkisi : Gardner, Fox, Jeffery ve Knowles (1996) tarafından yapılan bir grup araştırmada zenginleştirilmiş, aşamalı, beceriye dayalı müzik programlarına katılan öğrencilerin okuma başarılarının, müzik programına katılmayan öğrencilerden çok daha yüksek olduğu saptanmıştır.1952’ de Hall tarafından yapılan bir çalışmada 278 sekiz ve dokuzuncu sınıf öğrencisinin müziksel geçmişlerine bakılmış, bu çalışmaya göre müzikle çalışan çocukların okuma ve anlamalarında ilerleme olduğu ortaya çıkmıştır. Ramey ve Frances Campbell (1996) tarafından North Carolina Üniversitesinde yapılan bir çalışmada hazırlık sınıfı öğrencilerine şarkılı oyunlar öğretilmiş ve IQ’ larının 10-20 arası yüksek çıktığı, okuma başarılarının yükseldiği gözlenmiştir. Müzik Eğitiminin Mantıksal-Matematiksel Zeka Alanına Etkisi: Gardner, Fox, Jeffery ve Knowles Knowles (1996) tarafından yapılan bir grup araştırmada zenginleştirilmiş, aşamalı, beceriye dayalı müzik programlarına katılan öğrencilerin matematik başarılarının, müzik programına katılmayan öğrencilerden çok daha yüksek olduğu saptanmıştır. Rhode Adası 1996’da Nature’ de yayınlanan bir yazıda birinci sınıfta müzikle ilgilenen öğrencilerin matematik performanslarında artışın olduğu gözlenmiştir. Müzik Eğitiminin Görsel-Uzaysal Zeka Alanına Etkisi : Frances Rauscher ve Gordan Shaw tarafından Kaliforniya Üniversitesi, Irvine’nde yapılan bir araştırmada günde 30 dakika grup müzik dersi ve 10-15 dakika klavye dersi alan hazırlık okulu öğrencilerinin objeleri bir araya toplama becerilerinin, müzik dersi almayanlardan 0.80 oranında fazla olduğu gözlenmiştir. Müzik Eğitiminin Bedensel- Kinestetik Zeka Alanına Etkisi : Musica Research Notes in Fall, 1996’ da yapılan bir araştırmaya göre uzun süreli, çalışmalarda müziğin pozitif etkisi vardır. Kodaly metodunun öğretimdeki etkisi araştırılmış ve buna göre bu çalışmaların olduğu müzik programlarındaki öğrencilerin devinişsel ve bilişsel gelişmelerinde oldukça etkili olduğu anlaşılmıştır. Yine yapılan bir araştırmaya göre müzik eğitimi, büyük ve küçük kas gelişimini ve uyumunu sağlar. Müzik Eğitiminin Sosyal Zeka Alanına Etkisi : 1978’ de Mc Carty, Mc Elfresh, Risce ve Wilson tarafından yapılan bir araştırmaya göre müzikle ilgilenmeye başlayan öğrencilerin okul otobüsündeki davranışlarında değişmeler gözlenmiştir. Colwell ve Davidson tarafından yapılan bir araştırmada ise sanatsal aktivitelerin olduğu cuma ve pazartesi günlerinde okula devamsızlık oranında düşüş vardır. Müzik; Okul ve toplum çevresine nitelikli yaşam için katkıda bulunur; yaşamı zenginleştirir, diğer geçmiş ve şimdiki kültürler gibi kendi kültürel mirasımızı anlamamızı sağlar; takım çalışmasına teşvik eder; yaşam başarısının habercisidir. |
| İNSAN VE ŞEHİR BETİMLEMELERİ 16 ON ALTI www.malatyabilimkoleji.com turuncumavimavi Muaz İÇEN Türkçe Öğretmeni Hayat, ekmeğini gurura çiğnetenlerin ezilmişliklerinin, hoyratlaşan yıllarının keskin uçurumunda sallanıyor. Her zaman olduğu gibi; duyuluyor ama hissedilmiyor gözyaşlarındaki gülmelerin çağlayan naraları. İnsanlar var, gölgesiz. Gölgeler, insansız. Gökler, rüzgârın küskün ve bir o kadar nazlı kovalamacasına şahitlik ediyor. Gökten düşen her damla; bir çiçeğin, mesela bir papatyanın, mesela bir gülün çiselenen tomurcuklarında toprak toprak açıyor. Ve bir de sen kokuyor. Yani çocuk… Yani bu kitap. Melül ve şehla bakışlı gözlerde, kırılgan gülümsemelerin yorgunluğu ve ölümlülerin beyhudelikleri yatıyor. Ölmeyecek sanıyor kendini sardunyalar, çiçek kokan ve yaşayan her şey. Değişmeyenlerden gelen ses, gri aydınlıklara kıvrıla kıvrıla çarpıyor duymayan kulaklara, inadına. Ama ses semayı kuşatmış bir kere. Yağacak olan neyse hiç gecikmeden, kendini bir uçurumdan düşer gibi sağanak sağanak atacak. Şehir bundan nasibini en küçük zerresine kadar alacak, geçmiş zaman yolcularının hiç yapmadığı ve bizim hep yaptığımız gibi. Yani itiraz ederek… Hayalleri azgın olanların, tutunamayanların çığlıkları, geceyi bir türlü gündüze bağlayamayanların, az gülenlerin çok ağlamışlıkları konmuş, şehrin varoş omuzlarına ki bu yüzden geniş omuzludur şehirler. Kızgın çöllerin bedava su dağıtıcıları, alıcısı az olan hayalin doğrusallığını, belki de varoluş meyvelerini beklerler sabırla, yorulmadan, hiç usanmadan. Boşuna bile zaman geçiremeyen ters yönlülerin dimdik duruşundaki mazlumluğudur baş aşağıda olanlar. Ve kanarya sesliler, her zaman yaptıklarını yine yaptılar. Zamanın sahteliğini bestelemek… Sokakların çirkinliklerini, parçalanmış hayatlarını yanı başlarından hiç eksik edemedikleri karton sandıklarda hapsediyorlar. Kim bilir? Belki de ceplerindeki kör bir bıçağın ucunda. Üç şey geliyor aklıma; Ve bir ceylan, su içiyor yaşamak için biraz daha. Yaşayanlardan yana.Bağlayın sırtlanları. Durdurun saatleri. Hayır durun! Kırın, saatlerini saatlerini zamanın. En iyisi bu olsa gerek. Bu düşler yoruyor be adamı iki gözüm!Biz bu şehre göklerden gelenle değil kapılardan girdik Kolay değilmiş misafi ri ve sonra bir parçası olmak zifi rleşmiş buğulu şehirlerin… |
| BİR DEYİMİN HİKAYESİ ÇIKAR AĞZINDAKİ BAKLAYI Zamanında çok küfürbaz bir adam yaşarmış. Sonunda kendine yakıştırılan küfürbazlık ününe dayanamaz duruma gelmiş. Soluğu bir bilgenin yanında almış, ona akıl danışmış. ‘Her kızdığım konu karşısında küfretmek huyumdan kurtulmak istiyorum’ demiş. Adamın içtenliğini görünce bilge ona yardımcı olmaya karar vermiş. Bakkaldan bir avuç bakla tanesi getirtmiş ve bunları ‘küfürbazlık’tan kurtulmak isteyen adamın avucunun içine koymuş. ‘Şimdi bu bakla tanelerini al, birini dilinin altına, ötekilerini cebine koy’ demiş. ‘Konuşmak istediğin zaman bakla diline takılacak, sen de küfürden kurtulma isteğini anımsayıp o anda söyleyeceğin küfürden vazgeçeceksin. Bakla ağzında ıslanıp da erimeye başlayacak olursa cebinden yeni bir bakla çıkarırsın, dilinin altına onu yerleştirirsin.’ Adamcağız bilgenin dediğini yapmış. Bu ara da bilgenin yanından ayrılmamaya çalışıyormuş. Yağmurlu bir günde birlikte bir sokaktan geçerlerken bir evin penceresi hızla açılmış ve genç bir kız başını uzatmış, seslenmiş: ‘Bilge efendi, biraz durur musun?’ demiş ve pencereyi kapatmış. Bilge söyleneni yapmış ama sicim gibi yağan yağmur altında iliklerine değin ıslanmış. Sığınacak bir saçak altı da yoktur. Üstelik niçin durdurulduğunu henüz bilmemektedir ve kız da pencereden kaybolmuştur. Bir ara evin kapısına varıp kızın ne istediğini sormak geçmiş içinden fakat tam kapıya yöneleceği sırada kız tekrar pencerede görünmüş ve aynı isteğini yinelemiş: ‘Bilge efendi, lütfen birkaç dakika daha bekler misiniz!’ Bilge içinden öfkelenmiş ama kızın isteğini de yerine getirmiş. Fakat yanındaki ‘eski’ küfürbaz adam, kendini zor tutuyormuş. Bu arada yağmurun şiddeti gittikçe artıyor, bilge de, adam da, vıcık vıcık ıslanıyorlarmış. Bir süre sonra pencere açılmış ve kız yine seslenmiş: ‘Gidebilirsiniz artık!..’ Bilge bu durumu çok merak etmiş ve sormuş: ‘İyi de evladım, bir şey yoksa bu yağmurun altında bizi niçin beklettin?’ Penceredeki kız, bu soruyu pek umursamamış:‘Efendim, sizi elbette bir nedeni olmadan bekletmiş değilim’ demiş ve bekletme nedenini şöyle açıklamış:‘Tavuklarımızı kuluçkaya yatırıyorduk. Yumurtaları tavuğun altına koyarken bir kavuklunun tepesine bakılırsa piliçler de tepeli olur, horoz çıkarmış. Annem sizi sokaktan geçerken görünce hemen yumurtaları kuluçkaya koydu ve yumurtaları tavuğun altına yerleştirene değin sizin pencerenin önünden ayrılmamanızı istedi.’ Saygısızlığın böylesi karşısında bilgenin de tepesinin tası atmış. Yanındaki ‘eski’ küfürbaza dönmüş ve şöyle demiş: ‘Hak ettiler bu ana kız’ demiş. ‘Çıkar ağzından baklayı!..’ |
| GÜZEL AHLAK Ali BAŞKAYA Din Kül. Ah. Bilgisi Öğrt. Allah insanların alaycı, şımarık, kendini beğenmiş, yalancı olmasını yasaklamıştır. Dürüst, yumuşak huylu, alçakgönüllü, doğru sözlü olmak Allah’ın hoşuna giden çok önemli özelliklerdir. İnsan genellikle çevresinden etkilenir. Kötü arkadaşları varsa, onların kötü davranışlarının etkisinde kalabilir. Oysa Allah’a inanan, Allah’ın daima kendisini gördüğünü bilen bir insan, ortam ne olursa olsun daima doğru hareketlerde bulunur. Yanlış davrananlara da güzel örnek olur. Allah sabırlı insanları da çok sever. Ancak sabretmek denince aklınıza sadece bazı konularda sabretmek ya da sabırsız konuşmalar yapmamak gelmesin. Çünkü Kuran’da bildirilen, sadece zorluklar karşısında değil, aksine insanın yaşamının her anında olması gereken sabırdır. İman etmiş bir insanın sabrı kişilere ya da o anki olaylara göre değişmez. Örneğin Allah korkusu zayıf olan bir insan, menfaat elde edeceği bir kişiye güzel davranırken çıkarları olmayan insanlara karşı ters tavırlarda bulunabilir. Ancak iman eden insan böyle kötü bir ahlak göstermekten şiddetle kaçınır. Başkaları nasıl davranırsa davransın hep güzel karşılık verir. Öfkelense bile öfkesini yener ve bu halini hiç değiştirmez yani sabreder. Allah bir ayetinde sabırda yarışmayı emret- |
| mektedir. Al-i İmran Suresi’ndeki bu ayet şöyledir: “Ey iman edenler, sabredin ve sabırda yarışın, (sınırlarda) nöbetleşin. Allah’tan korkun. Umulur ki kurtulursunuz. (Al-i İmran Suresi, 200)” Allah bize Kuran’da peygamberlerin sabırlı olmalarını güzel bir örnek olarak vermiştir. Örneğin hatırlarsınız, Eyüp Peygambere isabet eden sıkıntı çok uzun sürmüştür. Fakat bu değerli insan sabredip Allah’a dua etmiştir. Ve Allah ona iyileşmesi için yol göstermiştir. Nuh Peygamber de gemi yaparken kendisi ile alay edenlere karşı sabretmiş, onlara güzellikle davranmış, hep sakince ve güzel sözlerle öğüt vermiştir. Bunlar peygamberlerin yaşadıkları güzel sabır örnekleridir. Allah sabreden kullarını sevdiğini pek çok ayetinde bildirmiştir. Allah gösteriş yapan kibirli insanları ise sevmediğini bildirmiştir. İnsanların hepsinin maddi durumu aynı değildir. Kiminin güzel bir evi ve arabası vardır. Kiminin de hiçbir şeyi olmayabilir. Ama önemli olan güzel ahlaklı olmaktır. Örneğin iyi kıyafeti var diye arkadaşlarına karşı üstün olduğunu zannetmek, onları küçük görmek Allah’ın hoşuna gitmeyen davranışlardandır. Çünkü Allah insanları dış görünüşlerine göre değil, imanlarına göre değerlendirmeyi emretmiştir. Allah için üstünlüğün ölçüsü zenginlik, gösterişli olmak, çok kuvvetli olmak, güzellik, yakışıklılık değildir. Allah o insanı; kendisini ne kadar sevdiğine, ne kadar itaat ettiğine göre değerlendirir. Üstünlük bu değerlerle belli olur. Kuran’da bununla ilgili olarak Karun adında bir kimsenin durumu bizlere ders olsun diye anlatılmıştır: Karun çok zengin bir adamdır. O kadar zengindir ki sahip olduğu şeylerin sadece anahtarlarını taşımak için bile birçok insan gerekmektedir. trafındaki halktan cahil kişiler ona imrenerek bakmakta, onun yerinde olmayı istemektedirler. Ancak Karun Allah’ın sözünü dinlemeyen, çok kibirli ve kendini beğenmiş bir insandır. Bütün bu zenginliği kendisine Allah’ın verdiğini kabul etmemektedir. Bunun üzerine Allah ona öyle bir felaket vermiştir ki, bir gecede malıyla beraber yok olmuştur. Onun yerinde olmak isteyenler bu sefer “iyi ki onun durumuna düşmedik” diye sevinmişlerdir. Allah’ın onu cezalandırdığını anlamışlardır. Karun bu tür kötü kişilerin bir örneği olarak Kuran’da şöyle anlatılır: “Gerçek şu ki, Karun, Musa’nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. Hani kavmi ona demişti ki: Şımararak sevinme, çünkü Allah, şımararak sevince kapılanları sevmez.” (Kasas Suresi, 76) Kuran’da, Allah’ın sevmediği bildirilen davranışlardan biri de “dedikodu yapmak”, “başkalarını çekiştirmektir”. Birisi hakkında dedikodu yapmak, onun kusurlarını başkasına anlatıp çekiştirmek, onu eğlence konusu yapmak, Allah’a inanan bir insanın yapmaması gereken davranışlardandır. Allah bir kimseyi arkadan çekiştirip dedikodusunu yapmayı Kuran’da yasaklamıştır. Bu konu ayette şöyle belirtilmektedir: “Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi arkasından çekiştirmesin. Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir.” (Hucurat Suresi, 12) |
| SATRANCIN KÖKENİ Mehmet TEKİN Sosyal Bilgiler Öğretmeni Kimine göre oyun kimine göre spor olan satranç; zekayı geliştiren, zenginleştiren bir strateji oyunudur. İnsan önemli bir konuda bir hamle yapmadan düşünür, ince eler sık dokur ve öyle karar verir. Satranç oynarken de süreç aynı şekilde devam eder. Genelde bu şekilde hareket eden insanlar hayatta risk almayı ilke edinmiş kişilerdir ve genellikle bu risk olumlu şekilde sonuçlanmıştır. Şimdi satrancın kökenine bir bakalım, geçmişe bir yolculuk yapalım. Satrancın ilk olarak Çin’de ya da İran’da ortaya söyleniyor. Yapılan araştırmalarda satrancın köklerine Hindistan’ da rastlanmıştır. Klasik satranç oyun tahtasına Çin ve Hint kültüründe rastlamamız mümkündür. Hindistan’da Brahmanlar için savaşmak çok önemli bir olaydır. Bu bağlamda satranç oyunu ile savaş stratejileri arasında bağlantı kurdukları bilinen bir gerçektir. Hint efsanelerinde şah yani kral korunması gereken tek şey, piyonlar yani köylüler ise ona kendini feda eden kesimi temsil eder. Savaş boyunca şahı korumak ve karşı tarafın şahını ele geçirmek genel amaçtır. Burada dikkat çekici şey Hintlilerin savaşı günlük bir olaymış gibi görmeleri bunu da oyunlarında kullanmalarıdır. Yani savaş sahneleri oyun tahtasında canlanır. Satranç üzerine çalışmalar yapan ünlü Alman tarihçi Renate Syed ’’ Hintliler düşmanı önce satranç tahtasında yenerler, son darbeyi cephede vururlar ‘’ demiştir. Yine yapılan araştırmaların sonucunda satranç oyununun genelde soylu kesimin yani yönetimde söz sahibi olan insanların bir uğraşı olduğu görülmüştür Soylu yani yönetici kesim bu oyundan mutlaka fayda sağlamış ki bunu diğer devletler de devam ettirmiştir. İran’ın satrançla isminin anılması normaldir. Çünkü Persler de savaşçı bir kavimdi ve değişik stratejileri uygularlardı; ama son bir araştırmada Hint hükümdarının Pers hükümdarına gönderdiği hediyeler arasında satranç oyun tahtası ve taşları da yer almaktaydı. Ünlü İranlı şair Firdevsi büyük eseri Şehnâme’de bu konuya değinmiş ve Pers hükümdarının bu değişik oyunu öğrenmek için hoca getirttiği, sarayda diğer kesime de öğrenmelerini emrettiğini anlatır. Satrancı savaş stratejisi olarak ele alırsak bunun Perslere fayda sağlamadığı görülmüştür; çünkü Araplar Persleri yenilgiye uğratıp İran’ı ele geçireceklerdir. Türk devletlerine baktığımızda, satranç, genelde yönetici kesimin aralarında yaptığı bir oyundan öteye gitmemiştir; ama Osmanlı padişahlarının satranç oynama konusunda hayli iddialı olduğunu görmezden gelmek mümkün değildir. Yukarıda da değindiğimiz gibi saray kesiminin, soylu kesimin tercihi olan bu oyun; günümüzde girişimci, riski göze alan kişilerin tercihi haline gelmiştir ve önemini artırmaya devam etmektedir. Netice itibariyle kökeni milattan öncesine dayanan bu zeka oyunu, stratejiler topluluğu, keşfedilmeyi bekleyen bir hazinedir. Önemli olan bu hazinede piyon da olsa yer alabilmek, gerektiğinde olaylara müdahale edebilmektir. İşte hayatı da bir oyun gibi algılayarak aynı hamleleri hayatta da uygularsak, bu bizi çok başarılı ve güçlü kılacaktır. |
| REHBERLİK Rehberlik hizmetleri ile öğrencinin kendisini fi ziksel, zihinsel, duygusal ve sosyal yönleriyle tanımasına, gelişimine yardımcı olacak fırsatları, okul içi ve dışı eğitim olanaklarını, meslekleri, toplumun beklentilerini tanımasına, temel eğitimden başlayarak ilgi ve yeteneklerine uygun bir üst programı tanıyıp seçmesine, problem çözme gücünü geliştirmesine, doğru kararlar verebilmesine, ruhsal yönden sağlıklı ve topluma yararlı, kendini gerçekleştirmiş bir kişi olarak yetişmesine yardımcı olmak amaçlanır. HAZIRLAYAN: Selahattin ANIK |
| DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU (DEHB) Selahattin Anık Psikolojik Danışman Ömer ele avuca sığmayan bir çocuktu. Anasınıfında bile fırtına gibi esiyordu. Bağırarak dağıtarak ve koltukların üzerinde zıplayarak oyun oynuyordu.Hiçbir oyuncak vb. bir şey onun ilgisini birkaç dakikadan fazla çekemiyordu.Çok kalabalık bir caddede ya da alışveriş merkezinde bile sebep olacağı tehlikelerden habersiz gibi görünerek içinden gelen her şeyi yapıyordu. Ömer’in ebeveyni olmak gerçekten zor bir işti ve onlar ,büyüyünce geçer diye düşünüyorlardı.Ama Ömer’in zannettikleri gibi büyüyünce düzelmediğini üzülerek görüyorlardı.Ömer’e öğretilecek küçük bir şey için bile onu birkaç dakika oturtmak imkansız gibi bir şeydi.Onun sınıf içindeki dikkatsizliği ve rahatsız edici davranışlarının göz ardı edilemeyecek kadar sıklaşması ve öğretmeninin uyarıları Azize hanımı DEHB testi uygulayan bir doktora götürmesine mecbur bıraktı. DEHB , okul çağı çocuklarının %8-10’unu kapsayan genel bir davranış bozukluğudur.Erkeklerin kızlara göre daha fazla DEHB yaşadığı tespit edilmiştir ve hala bu problemin nedeni tam olarak bilinememiştir. Düşünmeden hareket eden bu çocuklar hiperaktif ve problem oluşturma merkezlidirler. Kendilerinden ne beklendiğini anlayabilirler ana sorun şu ki ; bu beklentiyi yerine getirecek kadar dikkatlerini toplayamazlar.Elbette her çocuk küçük yaşlarda hareketli olup bu davranışları sergileyebilir ama bu her çocuğun DEHB ‘li olduğu anlamına gelmez.DEHB ‘in farkı bu tarz hareketlerin her zaman ve her yerde olmasıdır. Ne yazık ki DEHB , çocukların sosyal ve akademik yönlerinin gelişmesini kısıtlar ama iyi haber ; DEHB ‘li çocukların iyi bir tedaviyle daha kontrollü ve başarılı olduğudur. DEHB’li Öğrenci İçin Neler Yapılabilir(EbeveynÖğretmen) :Düzenli ve net ödül vermenin yanı sıra pencere yakınına oturtmak yerine size yakın yerlere oturmasını sağlamak faydalı olabilir. Ebeveyn-Öğretmen iletişimleri için bir dosya kullanmanız, verdiğiniz ödevlerin ailenin de bilmesini ve kontrol etmesini sağlar.Ödevleri parça parça küçülterek verin.Anlaşılır ve net açıklamalarda bulunun. Olumlu pekiştreçler verin.Olumsuza değil olumluya odaklanın.Çocuklarının okula doğru araç ve gereçlerle gelip gelmediğini kontrol edin.Sınıf içinde ve evde hareket etmeyi gerektiren görevler verin.Baskıcı tutumdan uzak durun. Çocuğun DEHB’li olduğunu nereden anlarız ? Çocuğunuz için aşağıdaki maddeler tanıdık geliyorsa bir uzmana başvurmalısınız.enellikle detaylara odaklanamaz ,okul işlerinde ve normal hayatta dikkatsizce hatalar yapar. Genellikle verilen görevlerde ve oyunlarda dikkat toplama sorunu yaşar.Gerek olmadığı zamanlarda bile sürekli koşturup bir yerlere tırmanmak ister.Direkt olarak kendisiyle konuştuğunuzda dinlemiyor gibi görünür.Çok konuşur. Genellikle ödevlerini bitirmede veya görevlerini tamamlamada sorunlar yaşar.Bir şeyleri organize etmede sorunlar yaşar.Oturması gereken durumlarda dahi sürekli ayağa kalkar. Elleri ve ayakları çok fazla hareket eder. Proje, ödev ve görevleri sevmez. Kafası çok kolay karışabilir. Her zaman gitti gidecek durumundadır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu ve benzeri durumlar çocuğunuz için tanıdık geliyorsa hemen bir uzmana başvurmalısınız.Ama unutmamanız gereken önemli bir şey var sevgili anne babalar;bu çocuklara yapılacak en büyük haksızlık hareketlerini kısıtlamak için onlara baskı yapmaktır. |
| YARIN ÇOK GEÇ OLABİLİR... Doğan Cüceloğlu’ nun eğitimdeki katılımcılarla aralarında geçen konuşması... Ben(Doğan CÜCELOĞLU): Arkadaşlar, aranızda ölümcül hastalığı olan var mı? Katılımcılardan Biri: Allah’a şükür, hocam, bildiğimiz kadarı ile yok. B: Ne güzel! Peki, bana, istisnasız tüm insanların, yani altı milyar insanın da başına geleceği garanti bir şey söyler misiniz? Cevap neredeyse otomatik olarak çıkar: K: Ölüm. B: Gerçekten de ölüm tüm insanların başına geleceği kaçınılmaz olan tek şeydir. Doğum da tüm insanların başına kesinlikle gelmiştir, ama bundan sonra gelmesi kesin olan tek şey ölümdür. Diğer hiç biri insanların tümünün başına gelmeyecektir. Peki, madem öleceğimiz garanti, bu benim ölümcül bir hastalığım olduğunu göstermez mi? Katılımcılar burada sessizce, başlarıyla onaylamaya başlar. Öleceğim belli ise benim ölümcül bir hastalığım olduğu da açıktır. Şu şekilde devam ederim: B:Peki, ne zaman öleceğimizi biliyor muyuz? K:Hayır B:Şu saniye içinde olma olasılığı var mı? K:Var. B:Yarın? K:Evet. B: 30 yıl sonra? K: Olabilir. B: Peki bunlardan hangisinin sizin başınıza geleceğini biliyor musunuz? Mesela bu akşam eve sağ salim varacağınızı nereden biliyorsunuz? Sınıf sessizce dinlemeye devam eder. Çünkü genellikle yaşama böyle hiç bakmamışlardır. Sözümü sürdürürüm: B: Peki bir de tersini düşünelim, bu akşam eve döndüğünüzde, bu sabah evden çıkarken sağ salim bıraktıklarınızı sağ bulma garantiniz nedir? Var mıdır böyle bir garanti? K: Yoktur hocam. B: Peki nereden biliyoruz, az sonra YARIN ÇOK GEÇ OLABİLİR... Doğan Cüceloğlu’ nun eğitimdeki katılımcılarla aralarında geçen konuşması |
| KURABİYE HIRSIZI Bir gece kadının biri bekliyordu havaalanında, daha epeyce zaman vardı, uçağın kalkmasına... Havaalanındaki dükkandan bir kitap ve bir paket kurabiye alıp, kendisine oturacak bir yer buldu.Kendisini kitabına öyle kaptırmıştı ki, yine de yanında oturan adamın olabildiğince cüretkar bir şekilde aralarında duran paketten birer birer kurabiye aldığını gördü.Ne kadar görmezden gelse de. Bir taraftan kitabını okuyup, bir taraftan kurabiyesini yerken, gözü saatteydi. “Kurabiye Hırsızı” yavaş yavaş tüketirken kurabiyelerini, kulağı saatin tik tak larındaydı.Ama tik tak lar sinirlenmesini engelleyemiyordu . Düşünüyordu kendi kendine, “Kibar bir insan olmasaydım, morartırdım şu adamın gözlerini!” Her kurabiyeye uzandığında, adam da uzatıyordu elini... Sonunda pakette tek bir kurabiye kalınca “Bakalım şimdi ne yapacak?” dedi kendi kendine. Adam, yüzünde asabi bir gülümsemeyle uzandı son kurabiyeye ve böldü kurabiyeyi ikiye. Kurabiyenin yarısını atarken ağzına, diğer yarıyı kadına verdi .Kadın kapar gibi aldı kurabiyeyi adamın elinden ve “Aman Allah’ım, ne cüretkar ve ne kaba bir adam, üstelik bir teşekkür bile etmiyor!” Hayatında bu kadar sinirlendiğini hatırlamıyordu.. Uçağının kalkacağı anons edilince rahatlamayla bir iç çekti... Eşyalarını topladı ve çıkış kapısına yürüdü... Dönüp bakmadı bile “Kurabiye Hırsızı” na... Uçağa bindi ve rahat koltuğuna oturdu. Sonra bitmek üzere olan kitabına uzandı,... Çantasına elini uzatınca, gözleri şaşkınlıkla açıldı... Gözlerinin önünde bir paket kurabiye duruyordu!.. Çaresizlik içinde inledi, “Bunlar benim kurabiyelerimse eğer; ötekiler de onundu ve benimle her bir kurabiyesini paylaştı!” Üzüntüyle özür dilemek için çok geç kaldığını anladı. Kaba ve cüretkar olan, “Kurabiye Hırsızı” kendisiydi işte. |
| CAN ATİLLA - “AŞK-I HÜRREM” “Kendinden geçmek üzereydi. Satılacağı pazara doğru sürüklenirken donuk gözlerle bakıyordu çevresine. İşte o an, ne pahasına olursa olsun kaderini değiştirmeye yemin etti.Yüzüne buz gibi bir tebessüm yayıldı ve bu tebessüm hayat boyu hiç değişmedi.” Elektronik New Age müziğin ülkemizde ve yurt dışındaki başarılı temsilcisi Can Atilla, büyük ilgi gören “Cariyeler ve Geceler” ve “1453 - Sultanlar Aşkına” albümlerinin fantastik Osmanlı üçlemesinin üçüncü fi nal albümü olan ‘’Aşk-ı Hürrem’’de notalarıyla hayal dünyamızı aralıyor ve “O zamanlar başka bir müzik vardı, bilmek imkansız ama hayal edebiliriz….” sözleriyle dinleyiciyi bu kez de Kanuni Sultan Süleyman dönemine götürüyor. Can Atilla bu albümde Osmanlı’nın en güçlü ve en tehlikeli kadını Hürrem Sultan ve Kanuni ‘nin yanı sıra Barbaros, Mimar Sinan, Piri Reis gibi tarihsel kahramanları da sanatıyla anıyor. 15 parçadan oluşan albümde Can Atilla’ya Groove Senfoni Orkestrası eşlik etti. Sultan Süleyman’ın Hürrem’e yazdığı aşk dizeleri albümde Kanuni karakteriyle, değerli tiyatro sanatçısı Rüştü Asyalı tarafından seslendirildi. Ayrıca rıca Can Atilla’nın Afi fe Jale ve Tiyatro Dergisi yılın En İyi Tiyatro Müziği ödüllerinin sahibi eseri “Gayrı Resmi Hürrem” oyununun müzikleri de bu albümde yer alıyor. Albümün ilk video klibi 3-D animasyon olarak yönetmen Uğur Erbaş tarafından ‘’Aşk-ı Hürrem’’ isimli şarkının radio edit versiyonuna çekildi. ‘’Aşk-ı Hürrem’’ şarkısını Saraybosnalı ünlü pop yıldızı Lejla Jusic ve Ayça Dönmez seslendirdi. Klipte Hürrem Sultan’ı, Brezilyalı manken Carime Bitar canlandırdı. Albümde yer alan eserler ise sırasıyla şöyle: 1 - Barbarosa - Denizlerin Efendisi / THE LORD OF THE SEAS 2 - Aşk-ı Hürrem / THE LOVE FOR HÜRREM 3 - Harem’de ilk Dans / FIRST DANCE IN THE HAREM 4 - Gül Bahçesi / THE GARDEN OF THE ROSES 5 - Mahidevran 6 - Muhibbi 7 - Muhteşem Süleyman / SULEYMAN THE MAGNIFICENT 8 - Rodos Korsanları / RHODIAN PIRATES 9 - Mum Işığında hayaller / DREAMS AT THE CANDLE LIGHT 10 - Akdeniz’de günbatımı / SUNSET IN THE MEDITERRANEAN 11 - Piri Reis’in Haritası / THE MAP OF PIRI REIS 12 - Kitab - ı Bahriye / THE BOOK OF THE SEAS 13 - Kefe - İnsan Pazarı / CHAFA: THE HUMAN BAZAAR 14 - Gayrı Resmi Hürrem - “Nastasia’nın teması” 15 - Aşk - Hürrem / THE LOVE FOR HURREM ( Radio edit ) |
| UNUTMAYIN ! GİTTİĞİNİZ HER YERDE BİR KAPINIZ OLSUN! Beyaz Melek Beyaz Melek fi lmi, bir aşkın öyküsüdür. Bu aşk öyküsü, iki insanın birbirine duyduğu aşk değil, bir grup insanın hayata ve birbirlerine duyduğu aşkın ve sevginin hikayesidir. Filmde, doğudan batıya, mekteplisinden köylüsüne, gencinden yaşlısına sevginin her türlü motifi hem duygusal hem de esprili bir dille anlatılır. Kalplerimizi ısıtan tüm anlar ve bizi biz yapan tüm değerlerimiz daha önce hiç düşünmediğimiz yada hissetmediğimiz şekilde seyirciyle buluşturulur. Ve der ki : Sevgi asla yarına ertelenmeyecek, insanoğlunun en büyük ve görkemli eylemidir. Tür : Dram Gösterim Tarihi : 16 Kasım 2007 Yönetmen : Mahsun Kırmızıgül Senaryo : Mahsun Kırmızıgül Görüntü Yönetmeni : Eyüp Boz Yapım : 2007, Türkiye , 115 dk. Oyuncular Suna Selen (Mızgin) , Ali Sürmeli (Muhtar) , Arif Erkin (Ahmet) , Bilge Zobu (Yaşar Hoca) , Cihat Tamer (Tayyar Müdür) , Cezmi Baskın (Sabri) , Emel Sayın (Misafi r Oyuncu) , Erol Günaydın (Komutan Vahit), Gazanfer Özcan (Palyaço) , Mahsun Kırmızıgül (Ali), Nejat Uygur (Gazi Cemal) , Yavuz Bingöl (Hıdır), Yıldız Kenter (Melek) , Zeynep Tokuş (Nazlı) |
| SIKILDIM KENDİMDEN! Bir yere bırakıp gidebilmek seni. Sensiz , tanıksız bir nefes alabilmek, Güneşe sadece güneş Bir çiçeğe sadece çiçek olarak bakabilmek. Bir yere bırakıp gidebilmek seni. Düşünmeden olmuş ya da olacakları, Kaygısız olabilmek, Yeniden doğabilmek ya da ilk defa. Bir yere bırakıp gidebilmek seni … Bir yolculuk esnasında tanıştığım bir tiyatrocuyla yaptığımız sohbette ona ”neden bu mesleği seçtiniz” sorusuna verdiği cevap çok ilgimi çekmişti. -- “Kendimden sıkıldığım zaman başkalarını oynayarak mutlu oluyorum.” Bir düşünün sevgili okurlar, doğduğumuz günden bu yana bizi hiç bırakmamış tek yoldaşımız yani belleğimiz .Ve sevgili okurlar hep bizimle olan , bizi hiç bırakmamış belleğimizi değiştirme gibi bir şansımızın olduğunu hayal edelim. Belki hiç sevmediğimiz kırmızıyı çok sevecek , çok sevdiğimiz kahve bize çok uzak gelecekti. Zevklerimizin,hobilerimizin, nefretlerimizin bir anda yerle bir olduğunu ve yerine başkalarının geldiğini düşünün . Her şeyin yeni olduğu , ilk olduğu ,üzüntünün ne olduğunun bilinmediği yeni bir hayat ve yeni doğmuş bir çocuk gibi bakabilmek hayata. İmkansız olsa da düşünmeden edemiyor ve hayal ettiği müddetçe yaşıyor insan… |
| STRES YÖNETİMİ BUNU ÇÖZEBİLİR MİSİN ? Profesör öğrencilerine stres yönetimi konusunda ders veriyordu. Su dolu bir bardağı kaldırıp dinleyicilere sordu, “Sizce bu su dolu bardağın ağırlığı ne kadardır?” Cevaplar 20 gram ile 500 gram arasında oldu. Bunun üzerine profesör şöyle dedi: “Gerçek ağırlık fark etmez. Bardağı elinizde ne kadar süreyle tuttuğunuza göre değişir. Eğer bir dakikalığına tutarsam, problem yok. Bir saatliğine tutarsam, sağ kolumda bir ağrı oluşacaktır.Bir gün boyunca tutarsam, ambulans çağırmak zorunda kalırsınız. Ağırlığı aynıdır ama ne kadar uzun tutarsanız o kadar ağır gelir size.” “Eğer sıkıntılarımızı her zaman taşırsak, er ya da geç taşıyamaz duruma geliriz, yükler gittikçe artarak daha ağır gelmeye başlar. Yapmanız gereken bardağı yere bırakıp bir süre dinlenmek ve daha sonra tekrar tutup kaldırmaktır.” Yükümüzü arada bırakmalı tekrar tazelenip dinlendikten sonra yolumuza devam etmeliyiz. İşten eve döndüğünüzde, iş sıkıntınızı dışarıda bırakın. Evinize taşımayın. Yarın tekrar alıp taşıyabilirsiniz. Dinlenin ve rahatlayın... Düşünelim, öğrenelim ve paylaşalım... Bu anlamlı bir yolculuktur. ANAOKULUNDAKİ ÇOCUKLARA YAPILMIŞ BİR TEST ! Sorulan soru şu: “Resimde gösterilen otobüs hangi yöne doğru hareket ediyor? Resmi iyice incele ve cevap vermeye çalış! (cevabın “sağ” yada “sol” olabilir). Cevabını vermeden önce iyice düşün! Hala bir fi kir üretemedin mi? İyice düşün! Peki, o zaman ben söyleyeceğim! Anaokulundaki tüm çocukların cevabı “SOL” olmuştu. “Neden sol” diye sorulduklarında, yani “nasıl anladınki otobüsün sol tarafa hareket ettiğini? Çocukların cevabı şu olmuş: “ÇÜNKÜ OTOBÜSÜN KAPILARI GÖRÜLMÜYOR”! Şimdi kendini nasıl hissediyorsun?????? |
| TIRNAK YEME ALIŞKANLIĞI Selahattin Anık Psikolojik Danışman Ruhumuzun da savunma mekanizmaları vardır. Kendini yeterince ifade edemeyen, ruhsal anlamda gerginlikler yaşayan çocuklar huzursuzluğunu, dolayısıyla saldırganlığını kendisine yönelterek tırnaklarını yer. Bu durum genelde tek başına ortaya çıkmaz. Uyku bozukluğu ve geceleri alt ıslatma bu duruma eşlik eder. Çocuk bu yolla iç huzurunu arar ve bulmaya çalışır. Baskıcı ana-baba ya da sert mizaçlı bir öğretmen önemli tetikleyicilerdir. Bu bir yansıtma davranışıdır. Çocukların %33’ünde tırnak yeme davranışı görülür. Bu oran erken ergenlik çağına kadar sürer. Ergenlik çağında tırnak yiyen çocukların sayısı %40- 45’e yükselir. Yani ergenlik çağına doğru çocukların hemen hemen yarısı tırnak yeme davranışı gösterir. Bunun nedeni olarak gençlerin çevreden onay görmemeleri gösterilir. Ayrıca tırnak yiyen çocukların ailelerinin çoğunda tırnak yiyenlere rastlanmaktadır. Dolayısıyla tırnak yemenin büyükleri taklit etmek suretiyle öğrenildiği de düşünülmektedir. TIRNAK YEME DAVRANIŞININ NEDENLERİ Bu davranışın altında yatan sebepler parmak emmede olduğu gibi çoğunlukla psikolojik problemlerdir. 1. Ailedeki fertlerde bu davranış varsa çocuk onları taklit edebilir. 2. Huzursuz aileler, çocuğun azarlanması, dövülmesi, kıyaslanması, kötülenmesi, vb. 3. Baskıcı ebeveyn tutumları, bu davranışı söndürmek için uygulanan sert tedbirler vb.Kendine yeterince güvenilmeyen çocuğun kabul görmemesi sevgi, ilgi eksikliği ve gerginlik önemli başlatıcılar arasındadır. TEDAVİ VE ALINABİLECEK ÖNLEMLER En etkili yöntem 3-4 yaşlarına kadar bu alışkanlığın anne baba tarafından görmezlikten gelinmesidir. Daha sonra bu alışkanlık devam ederse; Çocuğun gerginlik ve uyumsuzluk nedenleri iyice araştırılmalı ve çözüm getirilmelidir, Çocuğu azarlamak, korkutmak, ceza vermek gibi zorlayıcı yöntemlerin uygulanması yararlı olmamakta, hatta daha ağır duygusal problemlerin çıkmasına neden olabilir. Çocuğu bu alışkanlıktan vazgeçmesi için zorlamamalıdır. Şiddet içerikli yayınlar izletilmemeli ve bunlardan uzak tutulmalıdır. Parmak ucuna ya da tırnağa aseton sürülebilir. Bu hem acıtıcı hem de ağza götürürken hatırlatıcı olması bakımından terk etmede yararlı olabilir. Kızların tırnaklarına oje sürmeye başladıktan sonra tırnak yeme alışkanlıklarını terk ettikleri görülmüştür. Çocukların ilgisi başka yöne çekilebilir. Sinema, televizyon izlerken veya radyo dinlerken onun ağzını çiğneyecek bir şeyle meşgul etmek tırnak yemenin ve ısırmanın yerine gelecek bir etkinlik olabilir. Tırnak yemenin onu ne denli çirkin yapabileceği telaşsız bir biçimde anlatılmalıdır. Tırnak derin kesilebilir. Çocuğun kendi tırnak bakımıyla uğraşması da yararlı olabilir. En iyi tedbir: Çocuklara ellerini devamlı surette meşgul edecek işler vermektir. |
| Rehberlik TÜRKLERİ ANLAMA SANATI ADLI KİTMadde 7: Hesap ödeyen erkek, hesabı ödemek için gereken işlemi masanın altında yapar.Türk erkeği ödediği hesabı masadakilerin görmesini istemez. Eğer görürlerse ayıp olacağını düşünür ve karşıdakilerin ‘Ulan amma da görgüsüz herif, hem ısmarlıyor hem de hesabı gözümüze sokuyor’ demesinden çekinir. Böyle bir davranışa bir de Eskimo erkeklerinde rastlanılabilir. Madde 11: Türkiye’de ilk, orta, lise, üniversite, yüksek lisans, doktora fark etmez, sınav kağıtları dağıtılırken, bir öğrenci mutlaka ‘Hocam istediğimiz sorudan başlayabilir miyiz?’ sorusunu sorar. Aynı öğrenci, öğretmen haftaya sınav yapacağını bildirdiğinde kaçıncı sayfaya kadar sorumluyuz hocam’ sorusunu soran ama yine de sınava çalışmayan öğrencidir. Madde 25: Tüm ısrarlara rağmen misafi r ‘Yemeyeceğim yeter!’ diyorsa, Ev sahibi son kozunu değerlendirir ve ilahi gücü cümle içinde kullanıp Bak Allah’ın adını verdim’ diyerek misafi ri köşeye sıkıştırır. Misafi r bunun üzerine midesi dolu olsa da, ilahi kudret korkusundan mıdır kaçış yolu kalmamasından mıdır, ne var ne yoksa bir çırpıda yer. Madde 34: Üzerinden araç geçsin ve temizlensin diye işyeri paspasları cadde ortasına fırlatılır. Sinek avlayan esnaf Türkiye’de temizlik hastası kesilir. Alır eline hortumu baştan aşağı dükkânının bulunduğu caddeyi, kaldırımları bir güzel sular. O da yetmez, yandaki caddeleri ve sokakları da sulamayı iş edinir. O arada paspaslar da temizlikten payını alır. Madde 42: Misafi rlikte kolonya ikram edilirken büyüklerin ellerine çocukların kafasına dökülür.APTAN Madde 46: Durakta değil de, her el kaldıran yolcu gördüğünde duran otobüse halk otobüsü denir. Halk otobüsü halkı kırmaz, durur. Halk otobüsünün belediye otobüsünden tek farkı budur. Madde 49: Şehirlerarası otobüs yolculuklarında kan bağı yoksa (karı,koca, eğen, yenge gibi) bayan yanına erkeğin oturması fi rma tarafından kabul edilmez. Türkiye’de en önemli namus bekçileri otobüs muavinleridir. Muavinlere göre birbirlerini hiç tanımayan iki karşı cinsin, mesafe olmaksızın seyahat etmesi, ateşle barutun birbirine bitişik iki koltuktan bilet alması gibi bir şeydir. Buna asla izin vermezler. Ancak gidilecek yol boyunca erkeğin yanına oturtmadıkları genç kızı kesmeyi de ihmal etmezler. Madde 64: Kafa bir yere çarptığında şişmesin diye çiğnenmiş ekmekle ovalanır. Türklerin ‘Kendi kendine tedavi’ yöntemleri sadece bunlarla bitmez. Ağrıyan yere sıcak tuğla konur. Isıtılmış çay bardakları ile sırt çekilir. Arpacık çıkmış göze sarımsak sürülür. Kesilen ve kanayan yere tütün basılır. Paslı çivi batan yer sopayla dövülür. Burkulan yere biftek bağlanır. Yanan yere diş macunu sürülür. Madde 66: Bü-tün ilaçlar buzdolabında saklanır. Buzdolabının kola, su, gazoz koyulan bölgesi ilaçlara yetmeyince, ilaçlar yumurtaların bulunduğu alanda, kurumuş yarım limonlara komşuluk yapar.. |
| TÜRKLERİN TEDAVİ EDİLEMEYEN HASTALIKLARI 01. Kardan adama tekme atma veya bozmaya çalışma hastalığı , 02. Yeni atılmış bir betona basma ve isim yazma hastalığı , 03. Gazete ve dergilerdeki resimlere sakal, bıyık ve gözlük yapma hastalığı , 04. En iyi arabayı ben kullanıyorum zannetme hastalığı , 05. Kar topunun içine buz koyma hastalığı , 06. Cep telefonu kullanımının yasak olduğu ortamlarda ille de görüşme yapma hastalığı , 07. Belediyenin duraklara koyduğu saatlerin yelkovan ve akrebini sökme hastalığı , 08. Kumsalda Deve güresi yapma hastalığı, 09. şahin marka arabayı , Doğan görünümlü yapma hastalığı, 10. Ağaçlara ve parktaki banklara kalp ve isim baş harfi kazıma hastalığı, 11. Derslerini çalışıp sınıfını geçenleri inek sanma hastalığı, 12. Mesleğimizdeki unvanımızı İngilizce olarak söyleme hastalığı, 13. Tiki olan insanların tikleri ile uğraşma hastalığı, 14. İskambil kağıtlarından kule yapan birinin kulesini bozmaya çalışma hastalığı, 15. Cep telefonu ile bağıra bağıra konuşma hastalığı, 16. Reklam için duvarlara veya panolara yapıştırılan afi şleri yırtma hastalığı, 17. Trafi kte bizi geçen bir Arabayı mutlaka yakalayıp onu geçmeyi ilke sayma hastalığı, 18. Sinyal verir vermez şerit değiştirip, kazaya sebebiyet verdiğimizde sinyal verdik görmüyon mu deme hastalığı, 19. Ara yollardan ana yola çıkacak araca yol vermeme hastalığı, 20. Ünlü birini gördüğümüzde ona el sallama hastalığı, 21. Ünlü birini gördüğümüzde onunla fotoğraf çektirip çok samimiyiz havası verme hastalığı, 22. Yasamadığımız bir şeyi yasamış gibi anlatıp ona kendimizi inandırma hastalığı, 23. Otobüs durağa yanaştığında ille de ön kapıdan inmeye çalışma hastalığı, 24. Minibüs şoförüyseniz beğenmeseniz bile mutlaka kral FM dinleme hastalığı, 25. Trafi kte kırmızı ışıkta dururken, yeşil ışık yanar yanmaz kornaya basma hastalığı, 26. Trafi kte kırmızı ışıkta dururken burun karıştırma hastalığı, 27.Kimsenin herhangi bir konu hakkında bilgisi olmadığını anladığımız anda o konu hakkında atıp tutma hastalığı, 28. Elektrik, su, doğalgaz, vergi, trafi k cezası vb.. faturaları son gününde ödeme hastalığı, 29. Kar yağdığında eve bolca ekmek alma hastalığı, 30. Grup halinde bir meydana konan güvercinlerin üzerine koşup onları kaçırmaya çalışma hastalığı, 31. Evli olanların bekarlara sakın ha evlenme demesi hastalığı, 32. Ayni fi lme giden insanların fi lmden çıktıktan sonra fi lmi birbirlerine anlatmaları hastalığı, 33. Eline silah geçen birinin hemen o silahla saka yapma ihtiyacı duyması hastalığı, 34.Arabayla yolda giderken tanıdık birini görünce arabayı şakadan onun üzerine doğru sürme hastalığı, 35. Takım elbise giyince elini cebe sokma hastalığı, |
| YIL 2070 50 yaşına henüz bastım; ama görüntüm 85 yaşındaki bir insanınki gibi. Yeterince su içemediğim için böbrek sorunları yaşıyorum. Ben bu topluluktaki en yaşlı insanım. 5 yaşında bir çocuk olduğum günleri hatırlıyorum. 5 yaşında bir çocuk olduğum günleri hatırlıyorum. Parklarda pek çok ağaçlar evlerde güzel bahçeler vardı ve ben yarım saat boyunca büyük bir zevkle duş alırdım. Bugünlerde ise cildimizi temizlemek için mineral yağlı havluları kullanıyoruz. Eskiden kadınların güzel saçları vardı. Şimdi ise başımızı su kullanmadan temiz tutmamız gerektiği için traş etmek zorundayız. Eskiden benim babam arabasını hortumdan akan su ile yıkardı. Şimdi ise benim oğlum suyun bu şekilde ziyan edilebileceğine bir türlü inanamıyor... Sokaklarda posterlerde radyoda ve televizyonda SUYU DUYARLI KULLAN! uyarıları olduğunu hatırlıyorum. Ama hiç kimse bu uyarıları önemsemedi. Suyun sonsuza dek var olacağını sandık. Şimdi ise tüm nehirler, göller, barajlar ve yeraltındaki su yatakları ya kurudu ya da kirlendi. İşsizlik büyük oranlara ulaştı. Yegane iş alanı deniz suyunun tuzunu çıkarıp kullanabilinir hale getiren fabrikalar. İşçiler maaşlarının bir bölümünü içme suyu olarak alıyorlar. Sokaklarda eli silahlı haydutların bir bidon su için insanlara saldırmaları çok yaygınlaştı... Cilt kanseri mide bağırsakve idrar sistemi REHBERLİK sorunları, ölümlerin ana sebepleri. Cildin aşırı kuruması nedeniyle 20 yaşındaki bir genç 40 yaşında gibi görünüyor.Bilim adamları araştırdılar; ancak bu soruna bir çare bulamadılar. Su üretilemiyor; ağaç ve sebze olmadığı için oksijen de azaldı ve bu yüzden yeni neslin zeka kapasitesi ciddi bir şekilde zarar görüyor. Devlet soluduğumuz hava için bize para ödetiyor. Bu parayı ödeyemeyen insanlar güneş enerjisiyle çalışan büyük mekanik akciğerlerle havalandırılan bölgelerden kovuluyorlar. Ortalama insan ömrü 35 yıl. Hala biraz yeşil alanı olan ,nehirleri akan, bölgeler silahlı askerler tarafından korunuyor. Yaşadığım yerde hiç ağaç yok. Bazen yağış beklerken asit yağmurları yağıyor. Mevsimler ciddi bir şekilde 20.yüzyılın çevreye zarar veren sanayisi, atomik deneyler ve çevreye yaydıkları kirlerden etkilendiler. Oğlum benden gençliğimden söz etmemi istediği zaman ona yeşil tarlaların, çiçeklerin güzelliğini, yağmuru, nehirlerde yüzmenin, balık avlamanın, içebildiğimiz kadar su içebilmenin ne büyük bir zevk olduğunu ve insanların ne kadar sağlıklı olduklarını anlatıyorum. O bana “babacığım şimdi neden su yok?” diye soruyor. İşte o zaman boğazım düğümleniyor. Kendimi suçlu hissetmekten bir türlü kurtaramıyorum; çünkü ben de o yaşadığı çevreyi kirleterek tahrip olmasına sebep olan, tüm uyarılara kulağını tıkayan nesle aidim. Ne kadar çok isterdim geriye dönüp insanoğluna bunları anlatmayı. Henüz daha Dünya gezegenimizi kurtarmaya zamanımız varken... enfeksiyonları ve idrar sistemi |
| THOMAS COOK Thomas Cook, bir araştırma gezisi sırasında Atlas Okyanusu’nun bir yerinde; milyonlarca kuşun havada çığlıklarla daireler çizerek uçtuğunu görür. Kulakları sağır edecek kadar yüksek sesle çığlıklar atan kuşlardan yorulanlar, okyanusun dev dalgalarına atılarak intihar ederler. Bu olayı yıllar boyunca birçok balıkçı görür; birçok bilim adamı araştırır. Kuş bilimcileri yaptıkları araştırmalarda göçmen kuşların farklı yönlerden gelerek okyanusta bu noktada birleştiklerini keşfederler; ancak intihar etmelerinin nedenini çözemezler. Yıllar süren araştırmalar sonucunda bu trajik olayın yaşandığı yerde birada olduğunu, kuşların göç yolu üzerinde bulunan bu adanın deprem sonucunda okyanusa gömüldüğünü bulurlar. İnsanların yokluğunu bile fark edemedikleri ada; kuşlar için göç yollarınınvazgeçilmez durağıdır. Kuşlar, binlerce yıllık alışkanlıkla adanın yerinibilmektedirler ve yıpratıcı bir yolculuktan sonra aradıkları adayı bulamayınca yorgunluktan bitkin düşen bedenlerini çığlık çığlığa okyanusun sularına gömmektedirler? Peki ya siz? Sizin hiç bir adanız oldu mu ? İnsanların yokluğunu bile fark edemedikleri ada; kuşlar için göç yollarınınvazgeçilmez durağıdır. Kuşlar, binlerce yıllık alışkanlıkla adanın yerinibilmektedirler ve yıpratıcı bir yolculuktan sonra aradıkları adayı bulamayınca yorgunluktan bitkin düşen bedenlerini çığlık çığlığa okyanusun sularına gömmektedirler? Sınırsızca her şeyi paylaşabileceğiniz bir dost! Daima huzur ve mutluluk verecek biri Edinebildiniz mi? Yola birlikte çıkacak kadar güvendiğiniz bir arkadaş, ulaşmak için yıllardır uğraş verdiğiniz bir amaç kaç tane durup nefeslendiğiniz ada yaratmışsınız kendinize? Şöyle daha bir yakın bakın çevrenize? Size gelen, sizin gittiğiniz, sizi bulan, sizin bulduğunuz kaç ada var çevrenizde? THOMAS COOK Can DÜNDAR’ dan |
| PAKİSTAN İHH İnsani Yardım Vakfı üyesi bir velimiz Kurban Bayramı’nda, vakfa yapılan kurban yardımlarını ulaştırmak için Pakistan’daydı. Gördüğünüz bu fotoğrafl ar, velimizin objektifi nden yansıyan Pakistan manzaraları. İHH’nın bu yıl dünyanın 111 ülkesine Türkiye’nin kurban yardımlarını ulaştırdığını öğreniyoruz velimizden. Pakistan, Güney Asya’da bir ülkedir. Umman Denizi’ne 1046 km. kıyısı vardır. Batısında Afganistan ve İran, kuzeyinde Çin, doğusunda Hindistan vardır. Nüfus bakımından dünyada 6.’dır. 1947’de İngiliz sömürgesindeki Hindistan’dan, yaşanan kanlı bir mücadele sonrası ayrılarak 14 Ağustos 1947’de kurulmuştur. Daha sonrasında yine bir bölünme yaşayıp, batısı bugünkü Pakistan doğusu da Bangladeş olmuştur.Pakistan’da Pencap, Sind, Kuzeybatı Cephesi ve Belucistan olmak üzere 4 eyalet vardır. Federal başkent İslamabad’dır. Diğer önemli şehirleri; Karaçi, Lahor, Ravalpindi, Haydarabad, Multan, Peşaver’dir. Ülkenin yüzölçümü 796.095 kilometrekaredir. En yüksek noktası, 8,611 metre ile dünyanın ikinci en yüksek zirvesi olan Himayalar’daki Godwin Austen Zirvesi’dir.Pakistan, Güney Asya, Orta Asya ve Orta Doğu bölge- |
| lerinin kültürel, sosyal ve tarihi etkisi altında, değişik dil, mezhep ve etnik gruplara mensup 160 milyon civarında nüfusa sahiptir. Toplam nüfusun % 96,68’i Müslümandır. Nüfusun % 3.32’sini ise Hıristiyan, Hindu, Sih ve Budistler oluşturmaktadır. Gayrimüslim azınlıklar içinde en büyük grubu %1.55 ile Hıristiyanlar teşkil etmektedir. Pencap Eyaleti’nde Pencabiler, Sind Eyaleti’nde Sindler, Kuzey Batı Sınır Eyaleti’nde Pathanlar, Belucistan Eyaleti’nde Beluciler ağırlıklı olarak yerel nüfusu oluşturmaktadır. Ekonomi: İngilizler işgal dönemlerinde Müslümanların yoğun olarak yasadığı bugünkü Pakistan topraklarını ihmal ettiklerinden Pakistan kuruluşundan sonra ekonomik gelişmesini bir bakıma sıfırdan başlattı. Bugünkü Pakistan’ın ekonomisi büyük ölçüde tarım ve hayvancılığa dayanır. Bu sektörlerden elde edilen gelirin gayri safi yurtiçi hasıladaki payı % 23’tür ve çalışan nüfusun % 44.5’i bu alanlarda iş görmektedir. Başta gelen tarım ürünleri pirinç, tahıl, jüt, çay, kauçuk ve çeşitli meyve ve sebzelerdir. arım alanları genellikle akarsu yataklarında olduğundan sulu tarım yaygındır. Devlet de sulama teknolojisine ağırlık vermektedir. Balıkçılık da yaygındır. Pakistan’da az miktarda petrol ve önemli miktarda doğal gaz çıkarılmaktadır. Yerel kaynaklardan elde edilen gelirlerin gayri safi yurtiçi hasıladaki payı % 1’dir. Türkiye halkının yardımlarını, savaş ve kriz bölgelerine ulaştıran İHH İnsani Yardım Vakfı, Pakistan’da toplu açılış ve temel atma törenleri yaptı. 8 Ekim 2005 tarihinde Keşmir’de meydana gelen depremin yaralarını sarmak için bölgede yatırımlar yapan İHH yetimlerin emin ellerde yetişmeleri için gereken projeleri gerçekleştirdi. İki yıl boyunca yapılan ilaç, gıda, yiyecek ve barınma yardımlarının yanı sıra inşa edilen kalıcı yatırımların da açılışları yapıldı. Bölgede iki okul, iki yetim eğitim merkezi ve bir adet de caminin açılışı gerçekleştirildi. Okullar, depremin vurduğu Keşmir’in Garidobat kentinde inşa edilirken Yetim Eğitim Merkezleri ise Haripur’da ve Attarshesha’da yetimlere hizmet verecek. Rara Eğitim Kompleksi’nin de teme atma töreni yapıldı. İslamabad’ın fakir yüzü; duvarları dökük tek katlı evler, üstleri başları kir pas içinde çocuklar ve gençler… Tıklım tıklım dolu otobüsler… insanın genzini yakan keskin bir baharat kokusu.. Bu görüntüsüyle gizemli Uzakdoğu’nun giriş kapısı olmaktan çok uzak. |
| DOST BİR KULAK Ayfer GÜNGÖR SINIF ÖĞRETMENİ Dinlemek, en bilinen yorumu ile konuşana olan saygının göstergesidir. Çok ünlü bir kişiyle, örneğin ABD Devlet Başkanı’yla görüşmek üzere altı dakikalık randevunuzun olduğunu düşünün. Bu randevu saatinde hangi iş için, yolda kim tarafından meşgul edilmeye izin verirdiniz? Ne yazık ki, özel bir değere sahip olan çocuğumuzla konuşmak için ayırdığımız zamanı, kimler bölmez ya da işgal etmez ki? Bir çift şunları anlattı:’’Bak hocam biz orta gelirli, namusuyla yaşayan insanlarız. Bu güne kadar çocuklarımıza utanç vesilesi olacak hiçbir kötü yaşantımız olmadı. Karı koca çalışıp onları yetiştirmeye çalışıyoruz. Sabahın köründe yollara düşüyoruz. Kazandığımızı onlar için harcıyoruz. Biliyorsunuz zaman kötü, geçim zor. Ceplerinden harçlıklarını eksik etmiyoruz. Okuldan öğretmenlerin isteklerini neye mal olursa olsun zamanında alıp gönderiyoruz. Arkadaşları Arkadaşları var, onların aileleri bizden zengin. Çocuğu doğum gününe çağırıyorlar; arkadaşlarının yanında mahcup olmasın diye bulup buluşturuyoruz; hediyesini almasını, giyinmesini sağlıyoruz; sırf arkadaşlarının yanında boynu bükük kalmasın diye.” Konuşmalarını bitirdiklerinde bu anne babaya, ‘’Ne iyi, çocuklarınız sizinle gurur duyacaklardır. Umarım her akşam işten dönünce onlara zaman ayırıyorsunuz; onlarla oturup konuşuyorsunuz, onları içtenlikle dinliyorsunuz, hatta onlarla eskiden oluğu gibi yerlerde oynarsınız da.’’ dedim. Anne-baba birlikte ellerini yana açtılar; ‘’Hocam, inanın günün yorgunluğu ile eve geliyoruz. Akşam yemeği hazırla, ye, gözümüzün ucu ile televizyona bakalım derken yığılıp kalıyoruz.” dediler. Onlara Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Rüzgar” isimli yapıtından aklımda kalan dizeleri armağan ediyorum. ‘’Bir nazlı kuşa benzer çocuk dediğin; Ev ister, ekmek ister, öpülmek okşanmak ister.’’ İçimden, kendi yaşantıma da bakarak bu anne babalara hak vermiyor değilim. Haklısınız bu postmodern yaşam böyle işte. İnsanlar birlikteler ama ayrı yaşıyorlar. |
| NASIL BAKTIĞIN ÖNEMLİ ODTÜ İşletme’nin deli ama çok bilge, hem en sevilen hem en nefret edilen profesörü Muhan Hoca’nın Strateji Yönetimi dersinin ilk saati öğretim üyelerinin bile katılımıyla geçer ki her senesi ayrı ilginçtir. Derslerinden birinden bir anekdot: Muhan Soysal tepegöze bir Picasso resmi koyar. Herkes bakar bakar; ama tarzı zaten kübik olan sürrealist resimde, sanatla fazla ilgilenmeyenlerin anlayabileceği çok az şey vardır. Bozuk perspektifl i bir oda, sarı uzun saçlı yaratığa benzeyen bir şey. Etrafında başka yaratıklar, yerde yine bir yaratık ve arkadaki şekli bozuk içi parlak dikdörtgenin içinde başka bir şeyler daha. Beş dakika hiçbir şey söylemeden sınıfı izleyen hoca, biraz sonra Picasso’nun resmini alıp Meninas’ın bir resmini koyar. Bu resimde sandalyenin üzerinde oturan sarı uzun saçlı bir aristokrat kızının etrafındaki dadıları, onun saçını tararken yerde köpeği yatmaktadır. Ve babası arkasından ışık sızan kapıdan kızını izlemektedir. Ancak ikinci resmi görünce Picasso’nun resmindeki öğelerin ne olduğunu ve bu resmin Meninas’ın tablosuna gönderme olarak yapılmış olduğunu fark eder tüm sınıf. Ve Muhan Soysal hiç unutamayacağımız dersini verir: “Hayatta hiçbir şey Meninas’ın resmi kadar belirgin ve net değildir. İş hayatı gerçekleri, size, Picasso’nun resmindeki gibi şekil değiştirmiş olarak gösterir. Picasso’nun resmine bakıp, Meninas’ın resmini görebilenleriniz başarılı olacak, diğerleri kübik şekillere bakıp yanlış anlamlar çıkarmaktan gerçekleri hiç göremeyecek.” VE SON SÖZ Bir saat mutlu olacaksanız, şekerleme yapın! Bir günlüğüne mutlu olacaksanız, balık tutun! Bir aylığına mutlu olacaksanız, evlenin! Bir yıllık mutlu olacaksanız, bir servete konun! Bir ömür boyu mutlu olacaksanız, işinizi sevin! Tülay YILDIRIM Müdür Yardımcısı |
| KIZILDERİLİ HİKAYELERİ Mehmet BATAR Sınıf Öğretmeni Kızılderililerin hikayeleri tecrübelerinden ve inançlarından doğmuştur. Tecrübeleri inançlarıyla yoğurmuş ve olağanüstü bir kalıba sokmuşlardır. Bazıları toprağın güzelliklerini ve gücünü tasvir eder. Bazıları tabiat harikalarını, yaradılış muammasını, dünya şimdiki haline gelinceye kadar geçirilen dönemleri, aşılan zorlukları: mevsimlerin, ateşin, ışığın, savaşların, adetlerin kaynağını, inançların sebebini açıklamaya çalışır. Bazı hikayeler sadece hayvanlar arasında, bazı hikayeler sadece insanlar arasında geçer. Ama çoğu hikayelerde hayvanlar, insanlar, bitkiler, göklerdeki cisimler, yer altındaki varlıklar, ölüler, diriler, ruhlar hepsi bir aradadır. Her varlığa bir şahsiyet verilmiştir, cinsiyet verilmiştir. Bu şahsiyet ve cinsiyetler kabileden kabileye değişebilir. Mesela, güneş bazen karşımıza kadın olarak çıkar, bazen erkek...Bazı mefhumlar bile canlı yaratıklardır; mesela, ihtiyarlık, fakirlik, açlık insanoğluna noğluna ilelebet musallat olacak üç canavar olarak tasvir edilir. İyiler vardır, kötüler vardır. Her zaman iyiler kazanmaz, her hikaye mutlu sonla bitmez. Gerçek hayatta da öyle değil midir zaten? Bazı hikayelerdeki kahramanların hayvan mı insan mı olduğu anlaşılmaz. Bazılarında kahramanlar şekil değiştirir, mükafat ve ceza olarak başka kılıklara bürünür. Hikayelerin büyük çoğunluğu masal, efsane karakterli olmakla birlikte bazılarında modern hikayeciliği aratmayacak ölçüde kuvvetli bir realizm veya romantizm vardır. KIZILDERİLİ’NİN DOĞA ANLAYIŞI 1871 yılında doğan “Tatanga Mani” ya da Yürüyen Boğa adlı, yaşamı boyunca doğayı anlamaya çalışan Stoney kızılderilisi, yaşlılığında Kanada hükümeti tarafından Kızılderili halkının temsilcisi olarak bir dünya turuna çıkarılır. 87 yaşında, Londra’da yaptığı bir konuşmada, Kızılderililerin Yüce Ruh’la ve onun yarattığı doğa ile olan ilişkisini şu şekilde dile getirir: |
| “Biliyorsunuz, dağlar her zaman taş binalardan daha güzeldir. Şehirde yaşamak, yapay bir varoluştur. Orada birçok insan, ayaklarının altında gerçek toprağı hiç hissedemiyor, saksıdakiler dışında bitkilerin büyüyüşünü göremiyor ya da caddelerin ışıklarından geceleyin yıldızlarla süslenen büyüleyici gökyüzünü görebilecek kadar uzaklaşamıyor. İnsanlar Yüce Ruh’un yarattığı sahnelerden uzakta yaşadığında, onun kanunlarını da kolayca unutuyorlar. Biz her şeyin yaratıcısı ve yöneticisi olan Yüce Ruh’la iyi geçiniyorduk. Siz beyazlar bizim vahşi olduğumuzu sandınız. Bizim dostlarımızı anlamadınız, anlamaya çalışmadınız. Biz güneşe, aya ya da rüzgara övgüler düzerken, siz bizim putlara taptığımızı söylediniz. Hiç anlamadan, yalnızca bizim tapınma şeklimiz sizinkinden farklı diye, bizi kayıp ruhlar olarak nitelediniz. Biz Yüce Ruh’un eserlerini her şeyde görürdük, güneşte, ayda, ağaçlarda, rüzgârda ve dağlarda. Bazen bunlar aracılığıyla ona yaklaşırdık. Bu çok mu kötüydü? Bence biz Yüce Varlığa, bize putperest diyen beyazların çoğundan daha güçlü bir imanla, gerçek bir inançla bağlıyız. Doğaya ve doğanın yöneticisine yakın yaşayan Kızılderililer karanlıkta değildir. Ağaçların konuştuğunu bilir miydiniz? Evet, konuşurlar. Birbirleriyle konuşurlar, kulak verirseniz sizinle de konuşacaklardır. Asıl sorun, beyazların dinlememesidir. Kızılderilileri dinlemeyi hiç bir zaman öğrenemediler, bu yüzden doğadaki başka sesleri dinleyeceklerini de hiç sanmıyorum. Oysa ben ağaçlardan çok şey öğrendim, bazen hava, bazen hayvanlar, bazen de Yüce ruh hakkında. İKİ SİMGE Yaşlı kızılderili reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve on iki yaşındaki çocuk kendini bildi dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı. Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğiydi bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla, sordu dedesine: Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı. - “Onlar” dedi, “benim için iki simgedir evlat.” - “Neyin simgesi” diye sordu çocuk. - “İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları. Çocuk, sözün burasında; ‘mücadele varsa, kazananı da olmalı’ diye düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi: - “Peki” dedi. “Sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?” Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa. - “Hangisi mi evlat? Ben, hangisini daha iyi beslersem!” |
| BİR ŞEHRİN HİKÂYESİ Çiğdem EDE Sınıf Öğretmeni Hep arayış içinde olmalı insan. Umuttur insanı hayata bağlayan olgu. Yaşananları değil, yaşanacakları yargılamalı insan, yüreğindeki hınçla ve gururla. İnatla beslemeli yüreğindeki tomurcuğu ve fi lizlenmesine izin vermeli, büyütmeli onu bağrındaki mutluluk çekirdekleriyle. Ve de umut olmalı insanda, umut. Umutsuz bir ha yat çorak bir arazidir. Tıpkı topraktan çıkan fi danın kuruması ve yok olması gibidir. Ezilen insan yoktur; ezilmiş insan vardır. Dünde görmemeli hayatı. Hedef olmalı yarın ve geleceğe geçmişin perdesini çekmemeli insan. İşte böyle bir günde yola çıktım. Arayış içindeydim, mutsuzdum. Ne istediğimi de bilmiyordum. Sürekli endişe içerisindeydim. Ve sonsuz bir girdaba girmekten, bir daha mutsuz olmaktan korkuyordum. Uzun bir yolculuğa çıkmaya karar vermiştim. Önümde uçsuz bucaksız bir arazi vardı. Tekrar düşündüm ve yola çıktım. Arazinin sonu görünmüyordu. Biraz ilerlediğimde yolda bir adam gördüm. Bu adam yolun kenarına oturmuş düşünüyordu. -Selam, dedim. -Selam, dedi. Adamın yüzü donuktu. Besbelli bir şeylere kızmıştı. Biraz konuştuktan sonra, adam kendi kendine kızdı:- ‘Neden? Neden insanlar ne istediklerini bilmezler ve de hayatlarını kendi elleriyle mahvederler? Neden ?’ Biraz daha ilerlediğimde oynayan çocukları gördüm. Çocuklar hayatlarından öyle memnunlardı ki, gülüp oynaşıyorlardı. Her şeyden habersiz hayata meydan okurcasına oynuyorlardı. Oyunları, hileden, pislikten ve iğrençliklerden arınmıştı. Belki de hayatın en doğal varlıkları onlardı. Yoluma devam ediyordum. Biraz ilerde bir köprü vardı. Altından bir dere akıyordu. Deredeki balıkları gördüm. Yaşamın aldatmacalarından sıyrılmış, kendileri yaşıyorlardı hayatlarını. Köprünün sol tarafında martılar vardı. Özgürlerdi, dilediklerince uçuyorlardı. Yani, hayatın tadını çıkarıyorlardı. Martıların kendilerine özgü türküleri vardı. Türkülerini söyleyip, uçsuz bucaksız göğün maviliklerinde dans ediyorlardı. Biraz dinlendikten sonra yola devam ettim. Adını bilmediğim bir şehre varmıştım. Buradaki insanlar kendi hallerindeydi. Hiç bir şeyden haberleri yoktu. Tek yaptıkları beden yorgunlukları ile para kazanmaktı. Paranın tutsağı olmuşlardı. Sevgiden, dostluktan ve kardeşlikten uzaklardı. Yorgun ve bitkinlerdi. Hayatları monotondu. O ülkede güneş de yalancıydı. Hiç doğmuyordu. İnsanlar, olasılıklarla yaşıyorlardı. Gözlerinde kıvılcım yoktu. |
| Yoluma devam ediyordum. Yaşamın, insanlığın ne olduğunu düşünüyordum. Yürümekten hiç yorulmamıştım. Yıldızlar, ay ile birlikte o şehri aydınlatamıyordu. Şehir o karanlığın içinden olanca hızından sıyrılıyordu. O şehirdeki insanların içindeki aydınlık, şehrin aydınlığından çok daha azdı. Yine aradığımı bulamamıştım. İnsanların içindeki ay daha doğmamıştı. Yoluma devam etmeye karar verdim. Bir göl gördüm kenarda. Gölün kenarı aşk kokuyordu. Evet, burası gölün kenarına kurulmuş bir aşk şehriydi. Uzaktan evvel görünmüyordu şehir. Tıpkı içi şişirilmiş boz olan bir insan gibiydi. Şehrin içine girdiğimde, aldatmaları, ihanetleri, sahte aşkları ve insanlardaki maskeleri gördüm. Oradaki insanlar sahteydi. Ve nerede, nasıl, ne yapaklarını bilmiyorlardı. Aşkı içlerinde hissetmemişlerdi. Sevdaları yalancıydı. Ve sahte, yalancı bir hayat sürüyorlardı. O şehrin biraz ilerisinde hayal meyal görünen bir kasaba vardı. Kasabanın üstünde martılar uçuşuyordu. Oraya doğru yola çıkmıştım. Yolda ilerlerken bazı işaretler gördüm. Bu işaretler o şehre giden yolun anahtarlarıydı. Kasabaya yaklaştığımda bir toz tabakası vardı. Yolun sonu görünmüyordu. O toz bulutuna girip girmemekte kararsızdım. Kenarından geçmek istedim. Ama içim o toz bulutuna girmemi istedi. O an mantığımla, duygularım arasında bir seçim yapmalıydım. Kendime biraz daha zaman verdim. Günün kararmasından korktum. Uzaktan hayal meyal görünen şehir, yaklaştığım zaman görünmüyordu. Tabiat dengesini korumakta bile kararsızdı. Belki yaşamdaki talihsizlikler yaşamın kendisinden ibaretti. Belki hayat da kendisine kılıf geçirdiğinden, olduğundan farklı görünüyordu. Ben bunları düşünürken toz bulutlarının yavaş yavaş küçüldüğünü ve kaybolduğunu gördüm. Belki hayatın perdesi sularını geri çekiyordu. Niçin bazı insanlar, düşünce çizgilerini zorlayan ve yaşamdaki tesadüfl erden, onun getirdiği risklerden çekinirler? Belki de insanların hayatları, kendi içlerindeki mücadeleleri ile başlar. Cevaplar, soruların ardına gizlenen mavzer gibidir. Belki nedenler niçinler hayatın olasılıklarından sadece ikisidir. Bu arada toz bulutunun kaybolduğunu gördüm. Kasabanın ışıkları artık yanmıyordu. Ay doğmamıştı. Hayatın nefesi içeride, soluğumu kesmiş, durgunluk içindeydi. Tabiat mateme yenik düşmüştü. O toz bulutu artık olmayacaktı. Uzaktaki şehir de artık yoktu. Yaşamın bana olasılıklarla sunduğu demetler yoktu. İçimde sadece bir tane SEVGİ çiçeği vardı. |
| MATEMATİĞİ ANLAMAK Murat Doğan Matematik Öğretmeni u sorunun cevabının hayatın her alanında başarıya götürecek unsurların matematiğe uyarlanmasında gizli olduğunu düşünüyorum. Bir düşünce biçimi ve evrensel bir dil olan matematik, günümüzün gelişen dünyasında birey, toplum, bilim ve teknoloji için vazgeçilmez bir alandır. Günlük yaşamda, iş ve meslekte gerekli olan çözümleyebilme, iletişim kurabilme, genelleştirme yapabilme, üretici ve bağımsız düşünebilme gibi üst düzey davranışları geliştiren bir alan olarak matematiğin öğrenilmesi kaçınılmazdır. Eğitimciler tarafından matematik için çeşitli öğretim teknikleri geliştirilmiş ve uygulanmıştır. Bu yöntemler içinde en kabul gören teknik ise; yaparak, yaşayarak öğrenmedir. Matematiğin göz ardı ettiğimiz ya da görmezden geldiğimiz bir yanı diğer derslere kıyasla daha çok gayret ve sabır istemesidir. Matematiğin meyveleri diğer derslere kıyasla geç olgunlaşır. Dolayısıyla öğrencilerimizin zihninde matematik olgunlaşma aşamasında iken yardıma ve desteğe ihtiyaçları olduğu unutulmamalıdır. Bizim sabırsızlığımızın onlarda panik ve olumsuz benlik algısı olarak yansıyacağının bilincinde olmalıyız. Soru çözen öğrencinin hedefi cevaba ulaşmaktan öte, çözüm yolunu yaşamak, bu uygulamada rol almak olmalıdır. Çözememenin çözüme giden bir yol olduğu unutulmamalıdır. O halde öğrencilerimizden sonuç yerine süreç istenirse yaşayarak öğrenmenin en önemli adımını atmış olacağımıza inanıyorum. Tüm başarıların temelini oluşturan kararlılık, sabır ve paylaşmanın öğrencilerimizin matematik başarılarında da büyük rolü olduğuna inanıyorum. O halde onların başarıları için bu kritik dönemleri beraber yaşamalıyız. Onların yüklerini artıracak kişiler değil, yüklerini paylaşacak insanlar olmalıyız. Başarı onların başarısızlık hepimizindir. Eğitim psikologlarından en iyi öneriler: 1. Çalışmaya başlamadan önce çalışma sırasında lâzım olabilecek bütün malzemelerin el altında bulunması, dikkatinizin dağılmasına mâni olur. 2. Yazarak çalışın; öğrenme daha kalıcı olur. 3. Kendinize bir ders çalışma programı yapın ve daima tatbik edin. 4. 40 dakika çalışıp 10 dakika tekrar ettikten sonra 10 dakika ara vermek gerekir. Böylece hatırlama daha iyi olur. Bu dinlenme sırasında televizyondan uzak durtun. 5. Problem çözerken çözüme ulaşıncaya kadar vazgeçmemek lazımdır. 6. Dersi dinledikten sonra imtihana kadar hiç tekrar edilmemesi imtihan akşamı o ders ile ilgili hiçbir şey öğrenilmemiş gibi yeniden çalışma anlamına gelir. 7. İlk tekrar dersi öğrendikten sonra, ikinci tekrar hafta sonu, üçüncü tekrar imtihandan bir hafta önce, dördüncü tekrar da imtihan akşamı yapılırsa öğrenme tam gerçekleşir. 8. Dinlerken sürekli gözlerinizle onu takip edin, bu sizin dersi dinlerken dikkatinizin dağılmasını önler. 9. Dersi dinlerken, hocanın imtihanda çıkacak sorular üzerinde daha çok durduğuna dikkat edin. 10. Anlamadığınız yerleri tekrar anlatması için, hocanıza başvurmaktan |
| SON OCAK Aile, kötülüklerin barınmadığı en muhteşem ve sağlam kale gibidir. ANDREW WILSON Mehmet GÜNER Muhasebe ve İdari İşler Müdürü Asimile olmak, tarihten silinmek, köle olmak, maddi ve manevi çöküş, kültürel yozlaşma, yabancılaşma… Bütün bunlar, hayatımızda olmasını istemeyeceğimiz kötü şeyler olsa gerek. Bunların önü nasıl alınabilir sorusuna verilecek cevap basit; fakat bir o kadar da anlamlı, derin ve sihirli bir kavramda gizli: AİLE… Aileyi, eğitim ve ahlak temellerinin atıldığı sıcak bir ocak olarak biliriz. Bir memleketin yükselmesi, aile muhabbetine bağlıdır dersek, acaba yanlış mı söylemiş oluruz. Biliriz ki toplumu oluşturan en küçük birim, ailedir. Aile yapısı güçlü toplumlar, kırılmalara, çekmelere dayanıklı, çözülmeyen toplumlardır. Ailenin gücü; “aidiyet duygusu”dur. Kişi, kendini, bir aileye, millî benliğe ait hissetmelidir. Bu duygu, aile içinde oluşacak ailemeclisi toplantılarındaol maktadır. Çocuk bu meclislerde eğitim alır. Acı tatlı bütün paylaşımlarkurulan sofra etrafında gerçekleşir. Sabah ve akşamsofraları, sankiaileşûrâsı gibidir. Bütün aile fertlerini buluşturan problemlerin görüşüldüğü; bugün yapılan, y a - r ı n Aile, kötülüklerin barınmadığı en muhteşem ve sağlam kale gibidir. ANDREW WILSON |
| da yapılacak olan işlerin değerlendirilip, aile ile ilgili kararların alındığı; aile bütçesinin oluşturulduğu ve “âidiyet duygusu”nun geliştiği; “ben” değil “biz” anlayışının benimsetildiği; kıt ya da bol imkanları bölüşmenin tadına varıldığı; bencilliğin değil fedâkârlığın ön plana çıktığı; “kollektif bilinç” kavramının beyinlere yerleştirildiği; özetle, gönüllerin bir noktada birleştiği zaman dilimidir, ailede geçirilen zaman. Çocuğun eğitimi, aile ortamında başlar. Konuşmayı, dinlemeyi, ifade özgürlüğünü, kendini ifade etmeyi, görgü kurallarını, temizliği, tasarrufu, paylaşmayı, fedakârlığı, sevmeyi, sevilmeyi, saymayı, katılmayı hep aile ortamında öğrenir. Çocuğun tasarruf etmesi, aile ekonomisine katkı sağlaması, zamanını iktisatlı kullanması, kendisine verilen harçlığı ekonomik ve aynı zamanda faydalı kullanması aile meclisinden farkında olmadan aldığı terbiye ile mümkündür. Anne ve babalar, çocuklarına çok harçlık vererek değil, verdiklerini iktisatlı kullanmasını öğreterek, ona göre stratejiler belirlemelidir. Örneğin çocuklarınıza verdiğiniz harçlık birden fazla mal alabilecek düzeyde ise çocuğumuzun iktisatlı olmasını bekleyemezsiniz. Çünkü hepimizin taşıdığı nefi s doyumsuz ve aynı zamanda çok merhametsizdir. Unutmayalım ki çocuklarımız yarının büyükleri belki de devletin en üst kademelerinde yer alacak bir bürokrat, bir kurumun yöneticisi olacaklardır. Tutumlu ve tutarlı davranmayı kendi himayesinde çalışanlara aktaracaktır. Onun için her şeyin başı aile ve ailedeki eğitim, öğretim ve davranış biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Şefkât, korunma duygusu, güven duygusu, kişilik gelişiminin ana unsurlarıdır. İlk görev alma sorumluluğu ve başarma hazzı, takdir edilme duygusunun tatlılığı, sofra hazırlama ve kaldırma çocuğa tattırılır. Aile, ortak tatlarda buluşur. Bir arkadaşımın hanımı, arkadaşım için: “Eve, lokanta diye yemeğe, otel diye yatmağa gelir” demişti. Ne zaman ki; baba, anne, çocuk, evden ayaküstü atıştırıp çıkar; uzun iş seyahatleri, iş toplantıları, kahveler, kulüpler derken babanın eve geliş-gidiş saatleri belli değildir; anne gezmelerde… zamanında yemek hazırlamaz, sofrayı kurmaz; çocuklar, okuldan, oyuna, dershanelere, arkadaş partilerine gidip zamanında evde bulunmaz, işte o zaman evler lokanta ve otelden farksız hale gelir. Ortak tatlar kaybolur. Her aile ferdi, mutfakta kendi tadını aramaya başlar. Yemek tercihleri değişir. Aile bütçesi, bu tercihleri kaldıramaz olur. Bedelini kazanmak için vaktinden önce yuvadan uçmaya çalışılır; zîrâ, “aidiyet duygusu” yok olmuştur. “Biz” değil, “ben” duygusu öne çıkmaya başlamıştır. Yuvadan; uçmayı öğrenmeden, kendilerini bekleyen tehlikeleri bilmeden, vaktinden önce fırlayan yavrular, yerde sırtlanlara, yılanlara, yukarıda ise akbabalara yem olurlar. Aile çözülür, ahlâkî değerler çöker. Toplumun yapısı da, ailenin çöküşüyle erozyona uğrar. Çimentosu ve demiri alınmış moloz yığınına dönüşür aile. Tarihin seyri içinde, aile yapısı sağlam toplumların çözülmediği; aile yapısı zayıf toplumların çözülüp, hâkimiyetlerini kaybettiği, asimile oldukları gerçeği unutulmamalı. Nitekim bu gün batı toplumlarının mutsuz ve umutsuz yaşamalarının en büyük sebebi aile kavramının yok olmasından kaynaklanıyor. Hem ahlaken hem de ekonomik anlamda çökme notasına gelen batı toplumlarının yeniden düzelmesi, ne ekonomik tedbirlerle ne polisiye önlemlerle olur. Ancak sağlam aile ilişkileri oluşturulabilir. Toplum olarak en büyük sermayemiz olan bu sağlam ve sarsılmaz kurumun değerini bilelim ve bizi diğerlerinden farklı kılan, toplumun temel taşı olan bu kavramın en değerlimiz, en özelimiz olduğunu asla unutmayalım!. |
| MATEMATİK ve BİLGİ SAYAR Ferit TANDOĞAN Bilgisayar Öğretmeni Bilgisayar teknolojisinin temelini de matematik oluşturmaktadır. Bilgisayar genel anlamda düşünüldüğünde; bir yorumlama veya karşılaştırma aracıdır. Yani girilen verileri ya yorumlar ya da var olan bilgi ile sonradan girilen verileri karşılaştırarak bir sonuç elde eder. Bilgisayarlar yorumlama veya karşılaştırma işlemleri için de donanımlarını yönetecek programlar kullanmaktadırlar. Bu programlar karmaşık matematiksel ve mantıksal işlemleri yapmaktadır. Bu karmaşık işlemler bilgisayarın beyni olarak tabir edebileceğimiz CPU (Central Process Unit) yani Merkezi İşlem biriminde (MİB) yapılmaktadır. Şimdi çok basit olarak 1’den 9’A kadar olan sayıları ekrana yazdırma işleminin bilgisayar tarafından yorumlama ve karşılaştırma işlemleri kullanılarak nasıl yapıldığını aşağıdaki şekil (Diyagram) yardımı ile inceleyelim: Yukarıdaki şekilde 1 no.lu kutu ile işlemi başlatıyoruz. 2 no.lu kutuda X gibi bir değere 0’ı atıyoruz. Yani ilk anda X=0 oluyor. 3. Kutuda artık karşılaştırma işlemi yapılıyor. Burada X değişkeninin değeri kontrol ediliyor. Eğer X değişkeni 9 sayısına eşitse EVET bölümü çalışıyor ve 4 no.lu kutuya yönleniyor X sayısını ekrana yazdırıyor ve işlemi bitiriyor. Eğer X=9 değilse HAYIR bölümü çalışıyor ve 5 no.lu kutuya yönlendiriyor X sayısını ekrana yazdırıyor ve 6 no.lu kutuya yönlendiriyor. Burada X sayısını 1 artırıyor ve tekrar karşılaştırma işleminin yapılması için 3 no.lu karşılaştırma (yorumlama) kutusuna gönderiyor. Bu işleme karşılaştırmalı döngü işlemi adı veriliyor. X değeri 9 sayısına ulaşana kadar 3-5 ve 6 no.lu kutular arasında bu işlem sürekli tekrar edilir. Bilgisayarda bu işlemler yapılırken normal kullandığımız sayı sistemleri kullanılmamaktadır. Decimal sistem gündelik hayatımızda kullandığımız matematik biçimidir. Sayı tabanını 10 olarak alırız ve kullandığımız rakamlar toplam 10 tanedir. 0, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8 ve 9. Gerçek anlamda matematik için doğal ve gerçek bir sayı sistemi ve tabanı yoktur zira matematikte tabanlarda sadece bizim rahat anlamamız için kullandığımız birimlerdir. Nasıl ki litre, kilo gibi ölçüm birimlerimiz varsa matematik içinde sayısal birimlerimiz var. Bu gerçeğe dayanarak şunu da söyleyebiliriz istediğiniz bir sayı tabanını biz kendinizde oluşturabilirsiniz. Düşününki kendi sayı sistemimizi oluşturacağız öyleyse önce bir taban belirleyelim. Tabanımız 2’nin herhangi bir katı olmalı. Buna dayanarak ta şunu söyleyebiliriz en küçük sayı sistemi tabanı 21 = 2 yani ikilik sayı sistemi. Üst sınır ise yoktur, fakat karmaşa yaratmaması için 16’lık tabandan ilerisini teoride düşlesek bile pratik ve gündelik hayatta pek göremeyiz. Bilgisayar Teknolojisinde Standart olarak kullanılan sayı sistemleri ve isimleri aşağıdaki tabloda gösterildiği şekildedir. |
| KÜRESEL ISINMA Mukaddes ESEOĞLU Sınıf Öğretmeni İnsanoğlu yaratıldığından itibaren büyük problemleri hep kendisi oluşturmuştur. Savaşlar, fakirlik, doğa katliamları, nükleer felaketler vb. Yirminci yüzyılın sonunda bir de buna Küresel Isınma denilen ve hızla dünyamızın iklim koşullarını ters yüz eden büyük sorun eklendi. Nedir bu Küresel Isınma? Birkaç yıldır gerek Türkiye’miz, gerekse Malatya’ mızın bu büyük sorundan etkilendiği konusunda hemfi kiriz. Kurak geçen mevsimler, aşırı sıcaklıklar, yağış olmadığından hızla azalan su kaynaklarımız ve buna bağlı tarımsal ürünlerimizde yaşanan verim düşüklüğü. Havayolu ile seyahat edenlerimiz Anadolu üzerinden geçerken aşağı doğru bakınca bir çok tabii göl ve sazlıkların kuruduğunu, dere ve çaylarda su bulunmadığını açıkça görebilecektir. Küresel Isınma, sera gazları denilen ve insanlar tarafından üretilen zararlı gazların yeryüzü ısısını artırması olarak ifade edilmektedir. Sera gazlarının en başta gelen ve atmosfere en fazla bırakılanları karbondioksit ve metan gazlarıdır. Dünya’da sanayinin temeli karbona dayanmaktadır. Fosil Yakıtlar (petrol, kömür ve doğalgaz ) sanayide bol miktarda kullanıldıkça atmosfere, bu ürünlerin yanmasıyla oluşan karbondioksit gazı salıverilmektedir. Bilindiği üzere karbondioksit gazının en fazla depolandığı orman alanlarının da hızla tahrip edilerek yok edilmesi, bu gazın miktarının artmasına neden olmaktadır. Bu gazlar Dünya’mızı koruyan ozon tabakasını yok etmekte ve atmosferi işgal etmektedir. Küresel ısınma ve sera etkisinin oluşumunu inceleyelim: Güneş’ten gelen ışınların bir kısmı yeryüzüne gelerek toprağı ve denizleri ısıtır. Işınların bir kısmı, atmosferde emilir, yeryüzüne ulaşamaz. Bir kısmı ise atmosferden ve yeryüzünden yansıyarak geri döner. Yeryüzüne gelen ve yansıyarak dönen ışınlar atmosferi kaplayan sera gazları nedeniyle uzaya yansımayarak bu gazlara takılır ve yeryüzüne döner. Böylece yeryüzü daha fazla ısınmaya maruz kalır ve sera etkisi dediğimiz aşırı ısınma oluşur. Küresel Isınmadan Dünya Nasıl Etkilenecek Buzulların erimesi: Bunun sonucu deniz seviyesinde yükselme ve sularda tuzlanmanın artması, kıyı kesimlerden göçler. Su kaynaklarının azalması: Çölleşme, tarımsal üretimde azalma, otlakların azalması, göçler. Ani ve yüksek sıcaklığa bağlı ölümler Hava kirliliği Taşkın ve seller Canlıların genetik sisteminde değişiklik ve bozukluklar Fotosentez azalması: Karbondioksitin daha fazlalaşması, oksijenin azalması |
| Küresel Isınmaya karşı 1997 yılında Japonya’da Kyoto Protokolü imzalanmış, buna göre sera gazlarının 2008-2012 yılları arasında % 5.4 azaltılması planlanmıştır. Bu gazların azaltılması ciddi teknoloji gerektirdiğinden, yüksek maliyetlerden kaçan başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere bir çok sanayileşmiş ülke ve Türkiye bu protokole imza atmamıştır. Küresel Isınmaya karşı bireysel olarak yapmamız gerekenleri şöyle sıralayabiliriz: Ulaşımda daha çok yürümeyi tercih etmek veya bisiklet kullanmak, böylece taşıtın yaktığı yakıtın neden olacağı karbondioksiti atmosfere göndermemek. Daha az sıcak su kullanmak. Suyu ısıtmak için daha fazla enerjiye ihtiyaç duyulmakta, bu da daha fazla yakıt ve karbondioksit demektir. Evimizin sıcaklığını üşümeyeceğimiz düzeyde tutalım. Otomobillerin bakımını düzenli yaptırıp, fazla yakıt tüketimini önleyelim. Evimizden çıkan çöp miktarını azaltalım. Çöplerin verdiği gaz etkisini azaltalım. Dikebileceğimiz her yeri ağaçlandıralım. Ağaç bayramları ve günleri düzenleyelim. Bir ağaç ömrü boyunca 1 ton karbondioksit emer. Sularımızı boşa akıtmayalım. Su tasarrufu yapalım.Bu büyük sorunu oluşturan insanoğlu, bu sorunu yine kendi çabasıyla çözmek zorundadır. Bize emanet edilen Dünya’mızı daha fazla kalkınma, daha fazla zenginleşme uğruna yok etmeye, gelecek nesilleri düşünerek, hakkımızın olmadığını bilmek zorundayız. |
| OGES ( ORTAÖĞRETİME GEÇİŞ SİSTEMİ ) Solmaz KÜRÇE Matematik Öğretmeni İnsanlar hayatlarının her dönemini kendi eğitim kaygıları içerisinde geçirirler. Ebeveynler kendi gelecekleri olarak gördükleri çocuklarının eğitim hayatları için para, zaman ve hepsinden önemlisi emek harcarlar. İlköğretim son sınıfta olan bir öğrencinin iyi bir orta öğretim kurumuna gitmesi, iyi bir eğitim alması ve gelecekten daha az kaygı duyması bütün ailelerin temel hedefi - dir. İlköğretim seviyesindeki bir öğrenci için tüm çalışmalar, bu hedefi n son aşaması olan OKS’dir. Tüm 8. sınıf öğrencileri dönem sonunda girdikleri 120 dakika süreli bu sınav ile geleceğe dair önemli bir aşamayla baş başa kalır. Bu telafi si olmayan bir aşamadır. Çünkü bir öğrenci OKS’ye yalnız bir defa girebilir. Bu durum öğrenci ve velilerde kaygı, stres ve tek hedefe kilitlenme gibi psikososyal açıdan olumsuz davranışları beraberinde getirmektedir. İşte bu olumsuzlukları en aza indirmek veya ortadan kaldırmak için; M.E.B 2005–2006 EğitimÖğretim Yılı’nda OKS’nin kaldırılacağını açıklamıştır. Bu sınavın yerine ilköğretim 6., 7. ve 8. sınıf öğrencilerinin yıllara yayılan seviye ve performans ölçümlerinin esas alınacağı bir sistem (SBS) geliştirilmiştir. Bu sistemin ana unsuru yine 6., 7. ve 8. sınıfl arda yapılacak olan Seviye Belirleme Sınavı (SBS) olacaktır. Yılsonu Başarı Puanı (YBP), Davranış Puanı (DP) gibi puanlama sistemleri de bu ana unsura dahil edilecektir. SBS; M.E.B tarafından, İlköğretim 6., 7. ve 8.sınıfl arda öğrencinin derslerden o yılın müfredatında belirtilen kazanımları elde etme seviyesinin ölçüleceği, her yıl haziran ayında, ders kesiminden sonra yapılacak bir sınavdır. SBS zorunlu bir sınav değildir. Ancak merkezi sistemle öğrenci alan ortaöğretim kurumlarına yerleştirmede esas alınacaktır. Her sınıf seviyesi için yılda bir kez yapılacak telafi si olmayan bir sınavdır. SBS’ye 2008 yılında 6. ve 7. sınıfl ar, 2009 yılında ise 6, 7 ve 8. sınıfl ar gireceklerdir. Sistem tam olarak 2010 yılından itibaren |
| öğrencilerimizin hayatına girmiş olacaktır. Bu yıl OKS 8 Haziran, 6. sınıf SBS 21 Haziran ve 7. sınıf SBS 22 Haziranda yapılacaktır. OKS’nin puan hesabı geçtiğimiz yıllardaki gibi yani TM ve MF puanı şeklinde olacak SBS ise tek bir puan türüne göre hesaplanacaktır. SBS puanını oluşturacak üç etken vardır: Bunlardan birincisi, öğrencinin dönem sonunda gireceği sınavdan aldığı puandır ve SBS’nın ağırlıklı test puanı Türkçe-Matematik için 4, Fen ve Sosyal Bilgiler için 3, Yabancı Dil için ise 1 katsayısıyla hesaplanacaktır. Buradan ortaya çıkan puan SBS puanının % 70’ini oluşturacaktır. İkincisi Yılsonu Başarı Puanıdır ve ilköğretim 6, 7 ve 8. sınıfl arda öğrencinin o yıl derslerden aldığı yılsonu notlarının, haftalık ders saati ile çarpılarak elde edilen ağırlıklı puan toplamının, haftalık ders saati toplamına bölümü ile hesaplanan puandır. Öğrencinin, öğretim sürecinde elde ettiği kazanımları 100 tam puan üzerinden değerlendirilecektir. Puanlama daha sonra 500 tam puana dönüştürülerek yılsonu başarı puanı hesaplanacaktır. Bu puan ise SBS puanının %25’ini oluşturacaktır. Üçüncüsü ise Davranış Puanı: ilköğretim okullarında, öğrencilerin tavır, davranış ve yetenekleri ile ilgili olarak belirlenen ölçütlere göre derslerine giren öğretmenlerin ayrı ayrı verecekleri puanların aritmetik ortalamasıdır. Sistem tarafından otomatik olarak verilecektir. Bu puan türü ise SBS puanının % 5’lik kısmıdır. İşte bu üç kriterle artık öğrencilerimizin ortaöğretime yerleştirme puanları şekillenmeye başlayacaktır. 6. sınıftaki bir öğrencinin SBS puanının %25’i, 7.sınıftaki bir öğrencinin SBS puanının %35’i, 8. sınıftaki bir öğrencinin SBS puanının %40’nın toplamı ile yerleştirme puanı oluşur ve bu puana göre öğrenci tercih yaparak ortaöğretime geçiş yapar. Ancak 2007-2008 Eğitim-Öğretim yılında 7. sınıfta olan öğrenciler iki SBS’ye katılacağından; bu yıla mahsus olarak, bu öğrencilerin yerleştirme puanları hesaplanırken, 7. sınıf SBS’nin %40 ve 8. sınıf SBS’nin %60’ı bu öğrencilerin yerleştirme puanlarını belirleyecektir.SBS’de 6. sınıfl ar için 80 adet, 7. sınıfl ar için 90 adet ve 8. sınıfl ar için 100 adet (2009 yılından sonra) soru sorulacaktır. 8. sınıfl ar 2008’de son kez OKS’ye girecek ve bu sınavda öğrencilere 100 soru sorulacaktır. SBS’de Türkçe, Matematik, Fen Bilgisi, Sosyal Bilgiler ve Yabancı Dil branşlarında sorular olacaktır. Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinden ise seçmeli sorular bulunacaktır. İsteyen öğrenciler bu soruları veya alternatif Sosyal Bilgiler sorularını cevaplayacaklardır. Bütün bu açıklamalar, atacağımız adımları daha da belirgin hale getirecektir. Ümit ediyoruz ki, bu sistem geleceğimiz olan yavrularımız için hayırlı bir uygulama olur. Malatya Bilim Koleji Ölçme Değerlendirme Birimi olarak, sınava girecek olan tüm öğrencilerimize başarılar diliyoruz. |
| KÜÇÜK OSMANCIK BULUTLARLA BERABER Cevher AKTAŞ 5/A 245 Bir köy varmış. O ay eylülmüş. Koşarken birden bulutların konuştuğunu duymuş. Bir yere saklanıp onları dinlemiş. Bir bulut demiş ki: “Sana bir çakarım önce gözün dolup sonra ağlarsın. İnsanlar da boş yere senin göz yaşın için hasta olsun ve yollar tıkansın. Senin gibi kötü kalpli görmedim” dedikten sonra bir vurmuş bulut geriye uçmuş. Kararmış, yani gözü dolmuş. Biraz sonra da ağlamaya başlamış. Herkes birbirine vurarak ilk bağırmış yani şimşek çakmış ve gözleri dolup ağlamışlar. Aylar geçmiş Osman her gün bunları dinliyormuş. Kış gelmiş, herkesin yüzü gülmüş. Beyaz beyaz küçük veya büyük toplar aşağıya düşmeye başlamış. Bir kaç gün sonra yine kavga başlamış. Hey bulut topuma bak Omo ile yıkadım. Sen bi de benim beyazlığıma bak. Persil dene benim gibi güzel olmasan da Omo’dan güzel temizler. Osman dinlerken gülmekten yere yatıyormuş. Persil’ini denedim cildimi beyaz yerine siyah yaptı. Sana göre öyle olur tabi demiş. Günler geçmiş. İlkbahar gelmiş. Yapraklar açmış. Bulut demiş: -Ben Omo’yu kullanıp dünya beni döndürecek, herkes benim güzelliğimi görecek. Sanki bir tek sen döneceksin! Ben de döneceğim. Aa biz Persil’i unutmuşuz. Şuna üç beş yağmur verelim ki o da bizim kadar güzel yağdırmasa da yağ dırır. Hey Omo, ben Persil’im; silgi gibi her tarafı yağmurla temizlerim. Sen bir işe yaramazsın! Son o harfi ne iki yağmur koyarım; Omö diye mölersin yağmur yerine süt verip çocukların karnını doyurursun. Bundan güzel süt mü olur? Bedavadan süt işte. Eee yeter tam şimşek çakacakken Osman “durun!” demiş. Siz biraz yoğunlaşın sonra devam edersiniz. Dinlenmişler, yoğunlaşmışlar kavga tekrar başlamış. Osman: “Hayır” diye bağırmış. Sularınız rahatken niye bozuyorsunuz? Düşündüm; size yeni bir ad vereceğim. Bulutlar: Neymiş o? Osman: Omsil. Herkes sevinmiş. Osman onlarla eğlenmiş, gülmüş. Osman: Omsil, annemin çamaşırlarını yıkasana. Omsil: Oradan konuşma, yağmur yağdırırım annen eve çağırır. Osman: Tamam tamam demiş. Eğlenmiş, sevinmiş. Dışarı çıkınca hep onlarla şakalaşmış. Hayatını böyle geçirmiş. |
| organÇOCUK OYUN VE SPOR İbrahim DEGİZ Beden Eğitimi Öğretmeni Çocukluk dönemi, genel olarak kızlarda 10 yaş, erkeklerde 11 yaş sonuna kadar devam eder. 0-14 ay arası bebeklik dönemi, 15-36 ay arası özerklik dönemi, 4-6 yaş arası bireysellik kazanma dönemi, 7-11 yaş arası toplumsallaşma dönemi olarak seyreder. Bugün sporun bir eğitim aracı olarak çocuğun her yönden gelişmesinde büyük rol oynadığı bilinmektedir. Sportif oyunlara bir ekip üyesi olarak katılma; çocukta yardımlaşma, beraber çalışma, diğer ekip elemanlarına ve oyun düzenine saygılı olma gibi duyguları geliştirir. Oyun çocuğun her alanda serpilmesine ve kişilik kazanmasına olanak sağlayan bir etkinliktir. Oyunun çocuklar arasında ortak bir anlaşma yolu olduğu bilinmektedir. Oyun, bir yandan çocuğun fi ziksel ve zihinsel yapısını geliştirirken, diğer yandan da onun nesneler dünyasıyla ilişki kurmasını, özgürlük ve bireysellik kazanmasını sağlayan, daha sonra da toplumsallaşmasına büyük ölçüde yardımcı olan çok önemli bir etkinliktir. Apartman dairelerinde yaşayan, okula servisle giden, televizyon ve bilgisayar karşısında vakit geçiren çocuk, çarpık kentleşme nedeniyle çocuk oyun alanı ve parklara da hasret kalmıştır. Bu durumda hareket ihtiyacını karşılayacak, enerjisini boşaltacak ders dışı sportif etkinlikler ve beden eğitimi dersleri giderek önem kazanmaktadır. Okul öncesi ya da oyun dönemi, çocukluğun en renkli çağlarından biridir. Oyun bu dönem çocuğunun en önemli uğraşısıdır. Oyun, çocuğun ruhsal gelişiminde ve kişilik kazanmasında, sevgiden sonraki en önemli ruhsal besindir. Sportif oyunlar içinde çocuk kendi bedenini tanır, yeteneklerinin farkına varır. Başarabileceği ve başaramayacağı hareketleri, emniyetli bir ortamda öğrenerek gereksiz tehlikelerden uzak duracak deneyimler edinir. Kendi yaşında çocuklarla bir arada, paylaşma ve yardımlaşmayı öğrenir. Sorumluluk alma ve düzenli çalışma alışkanlığı edinir. Oyuncakların, araç ve gereçlerin kullanımı sırasında çocuk vücut organ larını ve kaslarını kontrollü kullanmayı öğrenir. Sosyalleşmenin artmasıyla birlikte oyunlar da karmaşıklaşır ve buna bağlı olarak sosyal gelişim arttıkça oyun kurma ve oynama da zorlaşır. Oyunlar yolu ile çocuklar kendileri ve başkaları hakkında bilgi sahibi olurlar, kendi kapasite ve sınırlılıklarını büyüklerle olan farklılıklarını öğrenirler. En önemlisi çocuklar oyunlar yolu ile yaşamlarını organize etme ve denetleme alışkanlığını geliştirebilirler. Çocukların geleceğin sorumluluk sahibi ve üretken bireyleri ve iyi vatandaşları olabilmesi için, aile ve eğitim kurumlarının işbirliği içinde çocuklara iyi organize edilmiş oyun ortamları yaratması gerekir. Oyun ortamları düzenlenirken bütün ayrıntılar göz önünde bulundurularak, çocuğun hem neşe içinde eğlenmesi, hem de rekabet ederek mücadeleden korkmaması, önemli olanın kazanmak değil elinden geleni yapmak olduğunu öğrenmesi sağlanmalıdır. Oyun grubu içinde çocuğun her zaman her şeyin istediği gibi olmayacağını kavraması, bencillikten uzaklaşması, ben yerine biz demeyi öğrenmesi oyunun toplumsal açıdan en önemli katkısıdır. |
| BEDEN EĞİTİMİ Bilim Spor Kulübü’nün amacı, okulumuzdaki öğrencilerimize futbol, voleybol, hentbol, basketbol, badminton, masa tenisi, tenis, atıcılık, yüzme gibi branşlarda sporcu yetiştirmek, bedensel ve ruhsal gelişimlerine katkıda bulunmak, kötü alışkanlıklara karşı ortak bir bilinç oluşturmak, boş zamanlarını değerlendirmek, mücadele ve takım ruhunu kazandırmak, değişik ortamlardaki havayı teneffüs etmek, kişiler arası iletişimi artırmak, birlik ve beraberliği, “ben” bilincini değil de “biz” bilincini oluşturmaktır. Kulübümüz bu amaçlar doğrultusunda, okulumuzu ve ilimizi temsil etmek amacı ile 17 Kasım 2005 tarihinde kurulmuş olup kulüp bilincini oluşturma yolunda büyük mesafeler kat etmeyi başarmış bulunmaktadır. Malatya ilinde ve her alanda büyük başarılara imza atan okulumuz Bilim Spor Kulübü Derneği bünyesinde, sportif anlamda da başarılarına devam etmektedir. Malatya il genelinde değişik branşlarda kasım ayında başlayıp mayıs ayında sona eren ligde, her hafta sonu (C.tesi-Pazar) kulüp müsabakalarında mücadele etmektedir. Okul içinde nisan ayında “Bahar ve Spor Şenliği” düzenlemektedir. Kulübümüze maddi ve manevi yardımlarını esirgemeyen Bil-Ko Eğitim Hizmetleri A.Ş.’ye, Malatya Sınav Dergisi Dershaneleri’ne, Özel Sevgi Hastanesi’ne, Mangal Vadisi-Diyarbakır Kadayıfçı’sına, Grand Akkoza Otel’e şükranlarımızı bir borç biliriz. 2005–2006 yılında toplam lisanslı sporcu sayısı 36 2006–2007 yılında toplam lisanslı sporcu sayısı 102 2007–2008 yılında toplam lisanslı sporcu sayısı 155 Spor Kulübümüzün başarıları; 2005–2006 sezonu küçük erkekler basketbol Malatya il 3. lüğü 2005-2006 sezonu küçük kızlar basketbol Malatya il 3 .lüğü 2006–2007 sezonu küçük erkekler hentbol Malatya il 3. lüğü 2006–2007 sezonu yıldız erkekler hentbol Malatya il 4. lüğü Okul spor kulübü başarıları; 2005–2006 eğitim ve öğretim yılı küçük kızlar masatenisi il 3.lüğü 2005–2006 eğitim ve öğretim yılı küçük erkekler basketbol il 3.lüğü 2006–2007 eğitim ve öğretim yılı küçük erkekler basketbol il 2.liği 2006–2007 eğitim ve öğretim yılı küçük erkekler hentbol il 2.liği 2006–2007 eğitim ve öğretim yılı yıldız erkekler hentbol il 4.lüğü 2006–2007 eğitim ve öğretim yılı yıldız kızlar yüzme il 2.liği 2006–2007 eğitim ve öğretim yılı yıldız erkekler yüzme il 1.liği 2006–2007 eğitim ve öğretim yılı küçük erkekler yüzme il 1.liği 2006–2007 eğitim ve öğretim yılı küçük kızlar yüzme il 2.liği 2006–2007 eğitim ve öğretim yılı küçük erkekler yüzme ferdi il 1.liği (3 tane) 2006–2007 eğitim ve öğretim yılı küçük erkekler yüzme ferdi il 2.liği (1 tane) 2006–2007 eğitim ve öğretim yılı küçük erkekler yüzme ferdi il 3.lüğü (2 tane) 2006–2007 eğitim ve öğretim yılı küçük kızlar yüzme ferdi il 2.liği (1 tane) 2006–2007 eğitim ve öğretim yılı küçük kızlar yüzme ferdi il 3.lüğü (2 tane) 2006–2007 eğitim ve öğretim yılı yıldız erkekler yüzme ferdi il 1.liği (4 tane) 2006–2007 eğitim ve öğretim yılı yıldız erkekler yüzme ferdi il 2.liği (5 tane) 2006–2007 eğitim ve öğretim yılı yıldız erkekler yüzme ferdi il 3.lüğü (4 tane) 2006–2007 eğitim ve öğretim yılı yıldız kızlar yüzme ferdi il 1.liği (4 tane) BEDEN EĞİTİMİ |
| ZOR BİR DURUM Berkant PERKTAŞ Minibüs muavinliği yapan çocukları bilirsiniz. Kimisi yaz tatillerinde babaları tarafından “eti senin, kemiği benim” hesabıyla tanıdık bir minibüsçünün yanına verilmiştir; kimisi de mecburdur çalışmaya: ya babası olmadığı veya hasta olduğundan evine ekmek götürmek zorundadır ya da okuyamadığı için bir meslek sahibi olması gerekmektedir. Her ne sebeple bu işi yapıyor olurlarsa olsunlar, onurlu çocuklarıdır onlar şehrin. Çok çabuk büyürler, tıpkı çalışmak zorunda olan diğer çocuklar gibi. Günleri, “Evet ön taraf, ücretler! Arkadan ücretini göndermeyen, parasının üstünü almayan var mı? Köşe, cami var mı? Sağda indiiir! Devam eet! Arkaya doğru ilerleyelim! Usta, iki yimbeşlik, bi ellilik gönder!” demekle, ücret toplamakla, para üstü vermekle, minibüsün kapısını açıp kapatmakla geçer bu çocukların. Belki o kadar da zor değildir, bilmiyorum ama, bir taraftan minibüse kaç kişi bindiğinin, yolda inenlerin binenlerin, para üstlerinin hesabını yaparken, bir taraftan da duraklara gelmeden, inen olup olmadığını sorup, şoförü yönlendirmelerine, seferi düzenlemelerine şaşırıyorum. Şimdi sözünü edeceğim muavin çocuğun hangi sebeple çalıştığını bilmiyorum. Aslında bu hiç de önemli değil. Yine aslında o çocuğun bana davranışı, böyle, uzun uzun anlatılmayı gerektirecek öneme sahip bir şey miydi, onu da bilmiyorum (Sen de hiçbir şey bilmiyorsun kardeşim! demeyin.) Ama insanın bir şeyden etkilenmesi, ders çıkarması için, başından çok önemli olaylar geçmesi gerekmiyor. Sözünü bile etmediğimiz ve her an yaşadığımız öyle küçük olaylar var ki doğru anlamlar yüklediğimiz zaman büyük kapılar açılıyor önümüzde. Minibüs ücretleri TL üzerinden on bin lira iken bir gün, cebimde sadece bir on bin lirayla, işe gitmek için evden çıktım. Bir minibüs rastladı ve bindim. Kalabalıktı; oturacak yer olmadığı gibi ayakta da birkaç kişi vardı. Ben de bir yerlere sıkıştım, minibüs hareket etti. Çıkarıp parayı verdim muavine. Cebimden çıkarıp uzatırken, ne paraya ne de muavine baktım. Etrafı seyretmeye devam ediyordum ki on bir – on iki yaşlarındaki muavin çocuk koluma dokunup “abi” dedi, “bu beş bin lira; beş bin daha vereceksin!” Hayda! Bak şu işe, be |
| bin miymiş! Nasıl olur, on bin olduğunu sanıyordum! Bakmadım da… Cebimi dışarıdan elimle yokladığımda, içindeki metal yuvarlağın on bin lira olduğuna adım gibi emindim. Aslında her zaman, dıştan yoklayarak, cebimde hangi paranın olduğunu anlarım. Bu defa ne oldu da yanıldım. Evden, ne güzel, başka param olmasa da, bu on bin beni çarşıya götürür diye düşünerek, huzurla çıkmıştım. Bu da neyin nesiydi? Simitçiden simit almıyordum ki para eksik çıkınca, ‘kalsın!’ diyeyim. Minibüse binmiştim ve minibüs hareket etmişti. Hay Allah! Dokunma duyum mu köreliyordu, yoksa –psikoloji derslerinde adına bir şey diyorlardı- bir nesneye dokunarak ne olduğunu anlama özelliğimi kaybediyor muydum? Nasıl oldu da paranın beş bin lira olduğunu fark etmedim.Bozuntuya vermemek için sembolik bir törenle üzerimi ararken, çocuk bana bakıyor ve ben endişeyle, bir taraftan, durumu fark etmeleri muhtemel diğer yolculardan gözlerimi kaçırmaya çalışıyor, bir taraftan da ne söyleyebileceğimi düşünüyordum. Benim söyleyeceğim neyse de, muavin çocuğun yapabilecekleri endişelendiriyordu beni.Çünkü söylenmesi gereken cümleyi nasıl kurarsam kurayım, hangi kelimeleri kullanırsam kullanayım, aynı kapıya çıkacaktı; ‘başka param yok’ diyecektim. Muavin, çocuk değil de bir genç olsaydı, ben başka param yok deyince, “Kardeşim, paran yoksa niye bindin!” diye yüksek sesle çıkışır ve ben de rezil olurdum herhalde. Muavinin çocuk olması, benim için bir artı gibi gözükse de – çünkü o yaşta bir çocuğun benim yaşımdaki bir ağabeyine öyle söyleyemeyeceğini düşünüyordum- çocuk olduğu için onun da nasıl tepki verebileceğini kestirmek zordu, işin kötü tarafı. Ya şoföre bağırırsa! “Abi, bu beş bin lira verdi, başka parası yokmuş.” Ya o da “Paran yoksa yürüseydin!” derse… Ya şoföre söyleyip beni indirtmeye kalkışırsa! Ya varlıkları sebebiyle, içinde bulunduğum bu durumdan bu denli sıkıldığım tıka basa dolu yolcular, şimdiden üstümde toplamaya başladıkları utandırıcı bakışlarını, olabileceğine ihtimal verdiğim bu şeylerden sonra daha da keskinleştirirlerse! Yürümek neyse de – en fazla işe geç kalırım- onca insanın bakışları,rı, şoförün ve muavinin homurdanmaları eşliğinde minibüsün basamaklarını inip oracıkta, yolun kenarında kalakalırsam! Hele bir de ben indikten sonra, minibüste hakkımda birtakım şeyler konuşulursa! Olamaz, bütün bunlar korkunç düşüncelerdi ve hiçbirisi olmamalıydı. Of Allah’ım! Sadece işime gitmek istiyordum.Keşke yürüyerek…Geri dönüşü yoktu bu işin. Yapacak bir şey olmadığını anlayınca, ceplerimi yoklamayı bıraktım; bütün cesaretimi toplayarak çocuğun kulağına eğildim ve utana sıkıla söyledim: Başka param yok! Bana çevrili olmayan bir iki yüz daha çevrildi üstüme. Halbuki ne kadar da kısık sesle söylemeye çalışmıştım. İnsanlar da ne tuhaf. Bazen top patlasa duymazlar; bazen de karınca sesine kulak kabartırlar. Tamam, benim çocuğa fısıltıyla söylediğim, bir karıncadan daha fazla ses çıkardı, kabul ediyorum. Araba gürültüsünde daha kısık sesle söyleyemezdim de zaten. Hem varsayalım ki bağırarak söyledim, bu onları ne ilgilendirirdi ki! O an kıpkırmızı olduğumdan adım gibi emindim ve muavin çocuktan başka kimseye bakmamaya çalışıyordum. Çocuğun hareketleri yavaş yavaş değişti. Tıpkı yavaş çekimde bir fi lm seyrediyor gibiydim. Biraz sonra korktuğum başıma gelecekti. O da ne? Çocuk bana göz kırpıyor, hayır kırptı, evet göz kırptı; başını hafi fçe yana eğdirip kaldırdı; tam ben ‘kusura bakma!’ diyecekken, “Tamam abi, bir şey olmaz” dedi, deyiverdi sessizce ve işine devam etti. Bitti mi her şey, yani hiçbir şey olmadı mı? Yani şu birkaç saniyede olup bitenler… Üstümden başımdan şiir dökülüyordu. İnanamıyordum. İnansam iyi edecektim; çünkü durağım yaklaşıyordu. İlk defa, ‘köşede inecek var’ değil de ‘beni köşede indirir misin’ dedim bir muavine. Minibüs muavinliği yapan çocukları bilirsiniz. Onurlu çocuklarıdır onlar şehrin. Çok çabuk büyürler, tıpkı çalışmak zorunda olan diğer çocuklar gibi. tŞimdi kendi arabamla işe gidiyorum. O çocuğun yüzünü bile hatırlamıyorum. Ama ne zaman aklıma gelse, sevgiyle anıyorum. İşi rast gelsin! |
| STEREOGRAM ŞAŞI BAK ŞAŞIR |
| OKUL AİLE BİRLİĞİ Doç. Dr. İbrahim GEZER Okul-Aile Birliği Bşk. EĞİTİMDE OKUL-AİLE İŞ BİRLİĞİNİN ÖNEMİ Eğitimciler, öğrencinin okuldaki başarısını artıracak, toplumda iyi vatandaş olmasını sağlayacak yollar bulmaya ve geliştirmeye çalışmaktadır. Bu amaca ulaşmak için de, eğitim ve öğretim, ancak aile-okul-çevre işbirliğinde mümkün olabilmektedir. Nitekim bunlar arasında olumlu bir bağ kurulduğu zaman eğitim ve öğretim istenilen düzeyde gerçekleşir. Araştırmalar, okul-aile işbirliği programlarına erken yaşlarda başlanılmasının ve okul yılları boyunca sürdürülmesinin, çocukların davranışlarını ve akademik başarılarını etkilediği ve olumlu yönde artırdığını göstermektedir. Ayrıca çocuğun gelişimi de, erken ve devamlı okulaile işbirliğinden önemli derecede etkilenmektedir. Etkili ve başarılı okul-aile işbirliğini yaratmak için, okul; ev ziyaretleri düzenleme, ana-babalar, öğretmenler ve çocukların katılacakları gezi, gözlem, konferans, gece gibi etkinlikler planlama, anababalardan sınıf-içi kaynak kişi olarak yararlanma, meslekî rehberlikte ana-babalardan yararlanma, velilerle görüşme toplantıları programlama ve ilân etme, ana-babalara okulun kaynaklarını kullanma fırsatları verme, velilerin okul hakkındaki görüşlerini almak için anket uygulama, önemli günlerin kutlanmasında velilere görev verme, velilerin, okul bültenine yazı yazmalarını sağlama, belirli aralıklarla sınıfl arında gösteriler düzenleme ve velilerin bu yolla öğrenci performansı hakkında bilgilendirilmelerini sağlama, veliye örnek ders gösterisi yapma vb. etkinlikler düzenleyebilir. Bu ve benzeri etkinliklerle okul, işbirliğini sağladığı zaman, sınıf ve okul dışı öğrenmeyi gerçekleştirmede ana-babalara yardım eden bir merkez hâline gelebilir. Okullar ve aileler, çocukların psikolojik ve eğitsel gelişimini etkileyen önemli kaynaklardır ve iyi sonuçlar sadece bu iki kurumun ortak çalışmaları ile olabilir. BİLİM KOLEJİ OKUL-AİLE BİRLİĞİ ÇALIŞIYOR Okul-Aile Birliğimiz 2007-2008 Eğitim-Öğretim Yılı’nın birinci döneminde yine birtakım faaliyetlere imza attı. İşte bunlardan sadece üçü: Okul Aile Birliği Bu Bayramda da İhtiyaç Sahibi Öğrencileri unutmadı. Bilim Koleji, bu yıl da 2 okuldaki ihtiyaç sahibi öğrencileri İl Milli Eğitim Müdürü Sayın Mehmet BULUT’un da katıldığı törenle Kurban Bayramı öncesinde sevindirdi. Okul Aile Birliği tarafından düzenlenen “Bir Çocuk ta Sen Sevindir” yardım kampanyası kapsamında Taştepe ve Melekbaba’da bulunan 2 okuldaki 128 öğrenciye kışlık kaban ve bot yardımı yapıldı. MEB Strateji Geliştirme Daire Başkanı Öğrencilerimizle Söyleşi Yaptı... Okul Aile Birliği tarafından düzenlenen Geleneksel İlimizin Başarılı İnsanlarını Tanıyalım Söyleşi Programları çerçevesinde MEB Strateji Geliştirme Daire Başkanı hemşerimiz Nurettin KONAKLI OAB’nin konuğu olarak okulumuzu ziyaret etti ve öğrencilerimize konferans verdi. Bayan Veliler Tanışma Yemeğinde Buluştu.. Bayan Velilerimiz 5 Ocak 2008 Cumartesi günü tanışma yemeğinde buluştu. Reyyan Düğün Salonu’nda yapılan tanışma yemeği programında çeşitli etkinlikler düzenlendi. |
| KİTAP Müge - Gökhan PARLAK Sınıf Öğretmenleri Bu sayımızda size önereceğimiz ilk kitap yeni yazılmadı. Ruskin’in kitaplar için yazdığı bir eser: Susam ve Zambaklar SUSAM VE ZAMBAKLAR UNESCO kitap yılında, kitap için yazılmış en güzel eseri, Susam ve Zambaklar’ı hatırlayamadı. “Susam ve Zambaklar” Ruskin’in en çok sevilen, en çok okunan kitabı. Şöyle diyor Ruskin: “Kendimize dost seçeceğiz. En iyilerini seçmek istiyoruz, ama nerede bulacağız o dostları? Kaç kişiyi tanıyoruz? Her istediğimizle tanışabilir miyiz? Talihimiz yâr olursa, uzaktan görebiliriz büyük bir şairi, sesini duyabilirsek ne devlet... Bir bakanın odasında on dakika kalmak, bir kraliçenin bakışlarını bir saniye üzerimize çekmek, ümit edeceğimiz bahtiyarlıkların en büyüğü. Ama hep buna benzer mesut tesadüfl er peşindeyizdir. Yıllarımızı, duygularımızı, kabiliyetlerimizi harcarız bu uğurda. Sayısız zilletlere katlanırız. Bize her an kollarını açan bir dostlar topluluğundan habersiz yaşarız. İçlerinde hükümdarlar da vardır, devlet adamları da. Günlerce şikâyet etmeden iltifatlarımızı beklerler. Ağız açmalarına izin vermeyiz. Filhakika seçiş hürriyetimizin hudutsuz olduğu tek dünya: kitaplar dünyası.” Ruskin kitapları ikiye ayırır: Geçici olanlar, kalıcı olanlar. Geçiciler faydalı veya tatlı birer konuşma: Seyahatnameler, hatıralar. Bunlar kitaptan çok bir nevi mektup, bir nevi gazete. Kalıcı kitap, sohbet değil, yazıdır. Birkaç sayfaya sığdırılmak istenen bütün bir hayat. Ebediyete yollanan mesaj.Kimsenin söylemediği ve söyleyemeyeceği gerçek. Yazar, o birkaç sayfayı kaleme almak İçin gelmiştir dünyaya. Mümkün olsa taşa kazır fi kirlerini. Tavsiye edeceğimiz ikinci kitap, Oktay SİNANOĞLU’nun. BYE BYE TÜRKÇE Oktay Sinanoğlu, kitabında, yabancı dil eğitimi yerine yabancı dille eğitimin bir ülkeye, bir ulusa yapılabilecek en büyük hainlik, en büyük alçaklık ve bir insanlık suçu olan “kültürel soykırım” olduğunu ifade etmektedir. Bağımsız bir ülkede yabancı dille eğitim o ülkenin anayasasına aykırıdır ve bu konuda taviz verilmemelidir. Yazara göre, insanların mesleklerine göre kendilerine yetecek kadar yabancı dil öğrenmeleri yeterlidir. Bunun için de en kolay, en ekonomik, en etkili yöntem kullanılmalıdır. Yazara göre yabancı dil öğretmenin en iyi yolu, gece veya yaz kurslarında, görsel, işitsel lisan laboratuarlarında bu eğitimin verilmesidir. Okullardaki eğitim dilini İngilizce yaparak yabancı dil öğretmek gibi bir yöntem yoktur ve hiçbir bağımsız ülkede kullanılmamaktadır. Yazar Sinanoğlu ayrıca, Türkçe’nin İngilizce’den daha eski bir dil olduğunu, Türkçe’nin belirli bir kural yapısı olduğunu belirtmektedir. İngilizce’nin geçmişi en fazla 500 senedir, beş dilin karışımından oluşmuştur ve belirli kuralları yoktur. 1953 yılından itibaren İngiliz ve Amerikan gizli teşkilatlarının faaliyetleri ile Türk okullarında eğitim dili İngilizce olmaya başlamıştır. |
| BUNLAR BİR ALEM Özden KARAKUŞ Fen Bilgisi Öğretmeni DOĞAN Yüksek hızlarda uçan kuşların özel kanat yapıları vardır. Havada uçan en “hızlı” kuş olan doğanlar, avlarına doğru hız aldıklarında, -ki bu genellikle başka bir kuş olur- öncelikle kanatlarını çırparak hızlarını arttırırlar ve sonra alçalmalarının son aşamasında kanatlarını arkaya doğru iterler. Bu süpersonik jetlerin görüntüsünü andırır ve böylece saatte 320 km.’nin üstünde bir hıza ulaşırlar. PEYGAMBER DEVESİ Yaşadıkları çevreye uyumlu olarak yaratılan hayvanlardandır. Bazen bir yaprağın, bazen bir dalın arasında gizlenirler. Bunların tek silahları vücutlarının şekli ve rengidir. Bu sayede düşmanlarından en iyi biçimde gizlenebilirler. KARINCA Karıncalar besinlerini üretip depolarken, yavrularını gözetir, kolonilerini korur ve savaşırlar. Hatta “terzilik” yapıp, “tarım”la uğraşan, “hayvan yetiştiren” koloniler bile vardır. Aralarında çok güçlü bir iletişim ağı bulunan bu hayvanlar, toplumsal örgütlenme ve uzmanlaşma açısından bakıldığında, hiçbir canlı ile kıyaslanamayacak üstünlüktedirler. AKREP Akrep yavruları, anne akreplerin vücutlarının içinde gelişirler ve ince bir keseye dolanmış olarak doğarlar. Anneleri bu doğum kesesini, kuyruğunun ucundaki iğnesiyle yırtarak açar. Yavru akrepler serbest kalır kalmaz diğer pekçok canlıda da olduğu gibi annelerinin sırtına tırmanırlar. İlk başta zayıftırlar ve sık sık yere düşerler. Ayaklarının altındaki özel tabanları, onların tekrar tırmanmalarına yardımcı olur. Yavrularına karşı aşırı derecede koruyucu olan anne akrep, gece avlanmaya giderken de yavrularını beraberinde götürür. HAVUÇ Havuç, düzenli olarak yenildiğinde, sigara içen kişileri de içermek üzere, bedenin akciğer kanserine yakalanma rizikosunu en aza indirgemektedir. Kalbin dostu olan havuç, kandaki kolesterol düzeyini düşürmenin en kolay yoludur. Araştırmalar, havuç yemenin kolesterolde önemli düşmelere neden olduğunu, havuç yemeyi bırakan kişilerde kısa sürede kolesterolün eski düzeyine yükseldiğini göstermiştir. Havuç bazı türden gıda zehirlenmelerini önler. BAMBU Çinliler bu ağacı şöyle yetiştirir: Önce ağacın tohumu ekilir, sulanır ve gübrelenir. Birinci yıl tohumda herhangi bir değişiklik olmaz. Tohum yeniden sulanıp gübrelenir. Bambu ağacı ikinci yılda da toprağın dışına fi liz vermez. Üçüncü ve dördüncü yıllarda her yıl yapılan işlem tekrar edilerek bambu tohumu sulanır ve gübrelenir. Fakat inatçı tohum bu yıllarda da fi liz vermez. Çinliler büyük bir sabırla beşinci yılda da bambuya su ve gübre vermeye devam ederler. Ve nihayet beşinci yılın sonlarına doğru bambu yeşermeye başlar ve altı hafta gibi kısa bir sürede boyu yaklaşık 27 metreye ulaşır. KARA HİNDİBA Kara Hindiba’nın en önemli iki özelliği, safra kesesi ve karaciğer hastalıklarında oldukça başarılı oluşudur. Karaciğeri en olumlu etkileyebilen bitkilerden biridir. Günlük yenilen 5-6 çiçek sapı, kronik karaciğer iltihaplarında iyileşme sağlayabilir. Bu saplar şeker hastalığına da iyi gelebilir. Deri kaşıntılarını, egzamaları ve temriyeleri iyileştirebilirler. Mide sıvılarını düzene sokar ve mide de birikmiş maddeleri temizler. THindiba, içerdiği mineral tuzların yanı sıra, metabolizma hastalıklarına |
| SAĞLIKLI YAŞAM ÖNERİLERİ BİLİM KOLEJİ Zehra ERGEN Fen Bilgisi Öğretmeni Sağlıklı olmak, insan mutluluğunun öncelik taşıyan bir öğesidir. Olaya nesillerin sağlığı olarak bakıldığında, sağlığın ve sağlıksızlığın nesiller boyunca aktarılabileceği görülür. Anne ve babalar genetik özelliklerinin yanı sıra kendi sağlıklarına gösterdikleri özenle bebeklerine sağlık aktarabileceklerini bilmelidirler. İşte sağlıklı yaşamın en önemli ayaklarından olan ağız ve diş sağlığı için önerilerimiz: AĞIZ VE DİŞ SAĞLIĞI Diş ve diş eti hastalıkları ülkemizde ve dünyada en önemli sağlık sorunları arasındadır. Ancak hayatı doğrudan tehdit etmediği için gereken önem verilmemektedir. Ağız ve diş sağlığında en önemli iki hastalık diş çürükleri ve diş eti iltihaplanmalarıdır. Diş eti hastalıkları kimi zaman diş yuvasının bulunduğu çene kemiğinin erimesine kadar ilerleyen bir etki yapabilir. Diş sağlığının bozulması vücuttaki diğer organları da etkileyebilir. Dişler neredeyse bütün sistemleri olumsuz etkileyen sürekli enfeksiyon odağı haline gelebilir ve kalp, böbrek, eklemler vb. yapılarda önemli sağlık sorunlarına yol açabilen enfeksiyonlara kaynaklık edebilirler. Diş Çürümesi: Diş çürüklerinin oluşmasında üç temel etmen bulunmaktadır: Duyarlı bir diş yüzeyi, mikroorganizmalar için elverişli yiyecek artıkları, bunların parçalanmasına ve asit oluşumuna yol açacak mikroorganizmaların varlığı. Besinler içinde diş çürümesine en çok neden olanlar karbonhidratlar, yani kabaca, şekerli gıdalardır. Dişler düzenli olarak fırçalanır ve bakımlarına özen gösterilirse, mikroplar onlara zarar veremezler. Diş çürüğü, dişte oyuklar yaparak dişin yapısını bozan ve kendi kendine iyileşmeyen bir hastalıktır. Dişler iyi temizlenmeyecek olursa, üzerinde besin artıkları ve mikroplar birikir. Ağız içerisindeki bakteriler yiyecek artıklarındaki şekerli maddeleri kullanarak onu saydam, yapışkan bir madde haline getirir ve dişler üzerine yapışmasını sağlar. Bu birikintilere plak denir. Bu plaklar bakterilerin diş üzerinde tutunmalarını da kolaylaştırırlar. Besinlerin |
| tatlandırılması için kullanılan şekerli maddelerin içinde bulunan asit, dişlere zarar verebilir, ancak bakterilerin kendileri de asit oluşturabilmektedir. Asit diş minesinin erimesine neden olur. Böylece oluşan erime bölgelerinden giren mikroplar kolayca alttaki yumuşak dokuya ulaşabilirler. Dişteki çürüğün ilerlemesi ile diş ağrıları kaçınılmaz olmaya başlar. Doğal dişlerin uzun süre dayanmasında ağız ve diş bakımının önemi çok büyüktür. Hiçbir şey kendi doğal dişlerimizin yerini tutamaz. Diş Eti Hastalıkları: Diş eti hastalıkları, diş çürükleri ağız kokusuna neden olabilir. Ağız kokusu olduğunda nedeni araştırılmalıdır. Diş eti hastalıkları en önemli diş sağlığı sorunları arasındadır. Diş çürüğü, diş eti hastalıkları, sinüzit, bademcik iltihabı, solunum sistemi hastalıkları, sindirim sorunları, ağız bakım yetersizliği ağız kokusuna neden olabilir. Bu hal, sosyal ilişkileri de etkiler. Bazı metabolizma hastalıkları da ağızda kendine özgü kokular yapabilir. Dişlerin Gelişim Bozuklukları : Düzensiz dişler, alt ve üst çene arasındaki ilişkinin bozulmasına neden olabilir. Çiğneme ve temizleme güçlüğü yaratırlar, kötü ağız kokusuna yol açarlar. Düzensiz dişler konuşma bozukluklarına ve görünüm bozukluklarına neden olabilir. Sigara dişlerde renk değişikliği yapar. Sigara içenlerin dişleri kahverengimsi bir renk alır. 4. Ağız ve Diş Sağlığının korunması:Diş çürümelerinin önlenmesinde sularda yeterli fl or olması, düzenli olarak dişlerin fırçalanması, diş ipi kullanılması, aşırı tatlı ve şekerli yiyeceklerden olabildiğince kaçınma bunlar yendiğinde mutlaka dişlerin fırçalanması, diş hekimi kontrollerine gidilmesi temel uygulamalardır. Diş eti hastalıklarının önlenmesinde de diş fırçalama ve düzenli diş hekimi kontrolleri önemlidir. Aşırı asitli ve şekerli yiyecekler mikroorganizmaların etkisini artırır. Dişler sert cisimlerle karıştırılmamalı, fındık, ceviz vb. kabuklu yiyecekler dişlerle kırılmamalıdır. Bunlar diş minesinin çatlamasına ve bakterilerin etkisinin artmasına neden olur. Diş minesinin koruyucu etkisi ortadan kalkar. Diş Fırçalama Tekniği : Dişlerimizi korumanın en etkili yolu düzenli olarak fırçalamaktır. Diş fırçalamanın ilk adımı doğru fırça seçimidir. En uygun fırça naylon ve orta sertlikteki fırçalardır. Fırçalama işleminin en az iki-üç dakika sürmesi gerekir. Diş parlatma tozları diş hekimi önerisi olmadıkça kullanılmamalıdır. Aşırı kullanımlar diş sağlığı açısından zararlıdır. Diş fırçalanmasında fırçanın duruşu dışındaki temel hareket aynıdır: Fırça diş eti çizgisine eğimli olarak yerleştirilir. Bu durum bozulmadan küçük dairesel hareketlerle dişler fırçalanır. Daha sonra fırça, bir fırça boyu kadar kaydırılarak fırçalama sürdürülür. |
| ELİF DEMİR 4/A AYÇİÇEKLERİNDEN... OKUL HEYECANIM Sevgili Arkadaşlarım! Paranızı tutumlu, eşyalarınızı temiz ve düzenli, okul araç gereçlerinizi özenle kullandığınızı biliyorum. Harcadığınız parayı, eskittiğiniz eşyaları, yıpranan okul eşyalarınızı yeniden alabilir, kazanabilirsiniz. Harcadığınızda yeniden kazanamayacağınız bir şey var ki o da zamandır. Bugünkü yaşımıza ve bu yıllara hiç dönemeyeceğiz. Zamanınızı en tutumlu ve en verimli şekilde değerlendirmeniz dileğiyle hepinize sevgiler sunuyorum. Ali Bahadır Bulut 6/A ÖĞRETMENİM Bir ses duydum derinlerden Çok içlerden gelen bir ses Senindi bu ses öğretmenim. Yeni başlamıştım okula Korkmuştum ilk başlarda Bana “ merhaba ” dediğin zaman Tekrar mutlu oldum öğretmenim. Senin sayende geldim İşte buradayım dördüncü sınıfta Sana bir şey veremedim Özür dilerim öğretmenim. Bazen derslerde konuştum Belki biraz yaramaz oldum Kendimle beraber herkesi kudurttum Affedin beni öğretmenim. İşte yazdım şiirimi Ama daha iyisini yazarım Senin sayende ben Şair olup çıkarım. Okuluma başladım ve çok sevdim. Öğretmenim Ayfer GÜNGÖR bana okulumu, derslerimi çok sevdirdi. Arkadaşlarımı tanıdım. Canım öğretmenim. Seni çok seviyorum! İrem ÖZKAYA |
| www.malatyabilimkoleji.com ÖĞRETMENİM Senin o tatlı sesin, beni öyle mutlu ediyor ki, üstümden yük kalkıyor. Senin o sımsıcak gülüşün, beni öyle ısıtıyor ki, hiç üşümüyorum. Senin kızman bile o kadar güzel ki, beni mutlu ediyor. Senden o kadar şey öğrendim. Emeğin bizde o kadar çok ki, ne yapsak hakkın ödenmez. Bize neşe veren sen, bize kötü günde yardım eden sen. Sen anne ve babamızdan sonra gelirsin. Öğretmenim, öğretmenim! Esra Zeynep BERÇİN 4/A SINIFI SEVGİLİ PEYGAMBERİM İki cihan güneşi, Allah’ın kıymetlisi Çocukları çok seven, âlemlerin efendisi Dünyanın en şerefl i, en merhametlisi Çocukları çok seven, sevgili peygamberim! Bir dizinde Üsâme, öbüründe Hasan, Onları sevgiyle, şefkatle bağrına basan, “Allah’ım bunlara merhamet eyle sen!” Diye, duâ eden, sevgili peygamberim! O, çocukları, torunlarını öper, okşardı. Onlarla şakalaşır, oynar, koşardı. “Ben çocukları öpmem” diyene kızardı; Merhameti sonsuz, sevgili peygamberim! Hasan ve Hüseyin mescide gelince, Sırtına alır, sever, okşardı önce, “Bu ne güzel binektir” deyince, Onları hoş gören, gülen peygamberim! Babası şehit olan yavru için ağlayan, Onu ziyaret ederek saçlarını okşayan, “Hz. Âişe annen, baban da benim” diyen, Gönüller sultanı, sevgili peygamberim! Bir rekât namazda altmış ayet okuyan, İkinci rekatte çocuk ağlaması duyan, Namazı kısa kesip, çocuğu susturan, Âlemlere rahmet, sevgili peygamberim! O’na on yıl hizmet eden Enes’in, Kardeşinin kuşu öldüğünde bile, Çocuğun yanına giderek teselli eden, Merhamet deryası, sevgili peygamberim! Abdurrahman SANCAKLI 6/A 2007 Kutlu Doğum Haftası Peygamberimizin Çocuk Sevgisi Adlı Yarışmada Mansiyon Ödülü |
| Ayçiçeği Tarlamız |
| Polat Kuyumculuk |
| Sevgi Hastanesi Sevgi Şifadır Kışla cad. no:1t Malatya |